|
||
Hapishaneyle olan ilişkim altı sene önce başladı. O zaman hapishane konusuyla ilgilenirken neyle ilgilendiğimi bildiğim söylenemez. Başka bir konu için Osmanlı arşivlerinde çalışıyordum. Arada Osmanlı Devleti’nin St. Petersburg’da 1890 tarihlerinde bir hapishane kongresine katıldığını gördüm. Uluslararası kongrelere sık katılmayan Osmanlı Devleti’nin hapishanelerle ilgili bir kongreye katılması ilgimi çekti. O zamanlar Türkçe’de henüz bir hapishane literatürü mevcut değildi. Kütüphanelerde de hapishanelerle ilgili ne Türkçe ne de yabancı dilde bir eser vardı. 1990’larda da herhangi bir hukuk fakültesinde bile hapishaneler üzerine yazılı metin bulunmuyordu. Benim ilk ilham aldığım kişi Foucault oldu, ama 90’larda yazılmış metinleri okudukça bu mesele sırf Foucault merkezli bir araştırma olmaktan çıktı ve hayatın kendisine, iktidara, Türkiye’deki iktidara bakışımı kökten değiştiren bir araştırma oldu.
Hapishane konusuna girerken iki kavramı birbirinden ayırmak gerekiyor. Biri “mahbes”, diğeri “hapishane”. “Mahbes” bir şeyin yapıldığı yeri gösteriyor. Bu manada mahbes kişinin hapsedildiği yer olarak bir kale olabilir, Rumelihisarı’nda, Yedikule’de olduğu gibi; bir kule olabilir, 16. yüzyılda kullanılan Galata Kulesi gibi; bir zindan olabilir, bugün Tarih Vakfı’nın bulunduğu Baba Cafer Zindanı ya da Yedikule Zindanları gibi; kuyu olabilir, etrafı çevrilmiş herhangi bir yer olabilir. “Mahbes” –bir kişinin hapsedildiği yer– çok eski tarihlerden, eski Mezopotamya ya da Antik Yunan ve Roma’dan beri var. Erken dönem İslam tarihinde de, Avrupa tarihinde de bunlara rastlıyoruz. Ancak hapis cezasının bir ceza olarak verilmesine rastlamıyoruz. O dönem, bir insanı hapsetmek sadece iki nedenle oluyor: Ya borçludur, borcunu ödemeden ortalıktan kaybolmasın diye, nezarethane gibi bir işlevle hapsetme var; ya da kişiye bir ceza verilecek, o ceza verilene kadar bir mahkeme ya da yargılama süreci gerçekleşecek, işte o sürede kaçmaması için, tutukluluk gibi bir işlevle hapsetme söz konusu. Ancak hapsetmek bir ceza değil. Ne İslam hukukunda, ne Hıristiyan Batı hukukunda ne de Germen, Anglosakson örfî hukukunda böyle bir uygulama var. Hapishanenin tarihi 18. yüzyıl sonundan başlar. Bundan önce, daha çok bedene yönelik cezalar vardı. 18. yüzyılın sonuna kadar İngiltere’de teşhir amaçlı, recm, uçurumdan atma, ata ters bindirme cezaları vardı; Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nda çok güzel tasvir ettiği, ibretlik, toplumu bir fiili yapmaktan alıkoymak için verilen cezalardı, bu yüzden bu cezalandırmaların topluma açık olması gerekir. Hapis cezasının ise böyle bir özelliği yok. Ayrıca modern öncesi cezalarda, 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan hücre tipi hapishanede gördüğümüz kişiyi değiştirmek, onun bütün hareketlerini kontrol etmek, davranışlarını yeniden yapılandırmak, onu rehabilite etmek, ona bir kısım düşünce kalıpları benimsetmek gibi bir anlayış yok. Bugün baktığımız zaman bedene yönelik cezalar bize çok daha ağır, gayrı insanî cezalar gibi gelebilir –ki bana da öyle geliyor– ama şunu mutlaka sormamız gerekiyor: Bir insana kırbaçla vurmak mı daha büyük ceza yoksa (1780’lerden sonra, ilk başta Kuzey Amerika ve İngiltere’de göreceğimiz, daha sonra 19. yüzyılın ortalarında bütün Batı Avrupa’ya yayılan) bir hücreye koymak, tecrit etmek ve onu diğer tüm insanlardan uzaklaştırmak, hapishane içerisinde konuşmasını yasaklamak, günün belli saatlerinde atölyelerde zoraki çalışmaya tabi tutmak, gece hücresinde “vicdanıyla baş başa kalmaya” maruz bırakmak mı daha büyük ceza? Hangisinin daha ağır ceza olduğunu iyi düşünmemiz gerekiyor, çünkü modern hapishanesinin kuruluş efsanesi dediğim şey, hep bedenî cezaları ön plana çıkarır. Yani modern hapishane temiz olan, düzgün olan yerdir; daha önceki zindan ise, karanlık, pis, sağlıksız olan yerdir. Diğer bedenî cezalar ağır, gayrı insanî cezalardır. Dolayısıyla bu haliyle modern hapishane bütün bu Ortaçağ ya da modern öncesinin şiddetli, barbarik tarafını ortadan kaldırdı. Elbette bu kısmen doğru, yani biz moderniteyi eleştirelim derken eğer modern öncesini bütünüyle bir cennetmiş gibi tasvir edersek, orada da yapılan gayri insani işleri de meşrulaştırmış oluruz. Bu iki şeyi siyahla beyaz gibi ayırmak noktasında bir endişem var; moderni beyaz, modern öncesini siyah olarak gördüğümüz ve bunu aşmak için postmodernite denen gene kendi içinde problemler barındıran bir düşünce biçimine girdiğimiz zaman, bu problemleri çözebileceğimizi düşünmüyorum. 18. yüzyılın sonunda, bugünkü hapishanenin kökeni olacak
kuruma rastladığımız yer İngiltere. İngiltere’de bu işi başlatan Sheriff
Howard. Dindar, püriten bir ailenin çocuğu. İlk başta İngiltere’de, “jail”leri,
zindanları dolaşıyor. 1770’lerde İngiltere’de zindanlarda kalabalık var, çok
kötü bir koku var, diye tarif ediliyor. Zindan humması denen, tifo benzeri
bir hastalık var. Geldiği zaman mahkûmların çoğunu öldüren hastalıklar.
Tekrar söylemek gerekirse o dönem İngiltere’de esas olarak ya bedene yönelik
cezalar ya da sürgün var. Sürgün de iki yere oluyor; ya Avustralya’ya ya
Amerika’ya. Amerika bağımsızlığına kavuştuktan ve Amerika’ya sürgünler
durduktan sonra dikkatler bir anda hapis cezasına yöneliyor. İlk başta
Thames nehri üzerindeki gemiler bir tür yüzergezer hapishane gibi, zindan
gibi kullanılıyor. Fakat modern hapishanenin ve diğer bütün modern
kurumların da babaları, Aydınlanma düşüncesi ve Protestanlıktır. Püriten bir
zihniyete sahip, insanî amaçlı eğitim, sağlık, ceza konusunda faaliyet
gösteren Protestan cemiyetler ve Aydınlanma
Neyse, ikinci model; mahkumların gündüz hiç konuşmadan beraber çalışıp gece hücrelerine döndükleri bir model. Latin Amerika ve Avrupa hapishane kurucuları tarafından bu ikincisi daha çok tercih ediliyor. Şimdi Osmanlı hapishanesine bir geçiş yapalım. Arada üç fark var. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde, 2000 yılına kadar burada hiç hücre tipi hapishane yapılmadı; buradaki hapishanelerin tarihinde hiç devlet dışı bir kuruluş görmüyoruz ve başka yerden bir hapishane modeli ithaline hiç girişilmemiş. Dolayısıyla Osmanlı ve Türkiye hapishanesinin tarihindeki en büyük kırılma 2000 yılındakidir. Bu kırılma İstanbul’a takılan kameralarla aynı çerçevede mütalaa edilmelidir. Çünkü ben, Türkiye’de, toplumsal alana bu derece müdahale eden, onu bu derece dönüştürmeye ve yeniden tanzim etmeye çalışan bir ceza sisteminin ve 18. yüzyıldaki manasıyla polisliğin (yani sadece şimdi sokakta gördüğümüz üniformalılar değil şehrin genel işleriyle ilgilenen anlamında) 2000 yılına kadar böyle etkili olduğunu düşünmüyorum. Son üç-dört senedir Türkiye’nin bütünüyle farklı bir yere doğru kaymakta olduğunu düşünüyorum. O yüzden bundan sonra karşılaştıklarımız tarihle değil doğrudan günün içindeki dünya ve Türkiye konjonktürüyle daha rahat açıklanacak şeyler. 1850’lere kadar hapishaneler giderek bütün dünyada yaygınlaşmaya başlıyor. Bütün modern kurumlarda olduğu gibi hapishanelerin de ilk yaygınlaştığı yerler Kuzey Amerika ve Batı Avrupa. Ben şark-garp ayrımları yapmayı sevmesem de, Avrupa’nın doğusuyla batısını ve Avrupa’nın batısıyla Asya’nın batısını belli alanlarda birbirinden ayırmak zorundayız. Hapishanenin bu manada kurulduğu yerler, Weber’in tabiriyle Protestan ahlâkının yaygın olduğu, Marx’ın tabiriyle kapitalizmin neşvünema bulduğu yerler. Bu manada hapishaneyi kapitalizmin ferdiyle ilişkilendirmek mümkün. İşçi ahlâkına sahip bir alt sınıf yetiştirme merkezleri. Ama ben hapishaneyi kapitalizmle değil doğrudan iktidarla birlikte okuma taraftarıyım. Bu iktidar bizim karşımıza İngiltere’de daha çok bir şirket, bir sermaye gibi çıkabilir; Prusya’da, Osmanlı’da daha çok merkezî bir devlet olarak çıkabilir. Yani her yerde aynı şeyi görmeyi beklemememiz lazım. Prusya veya Osmanlı’da burjuva dediğiniz adam bir subaydır, ama bu İngiltere’de bir işadamı olabilir. 1850’lerde Latin Amerika’da veya benzer yerlerde, bir hapishane binasının, bir liman binasının veya bir okulun anlamı ne kadar modern bir toplum olduğunuzdur. Çünkü modern değilseniz sizi işgal ediyorlar. Dolayısıyla Latin Amerika’da hücre tipi bir hapishane açıldığı zaman (ki bunun modeli İngiliz faydacı düşünür Bentham’ın projesini çizdiği panopticon’dur. Yani bugün cam giydirme binalarda rastlanan, içerdekinin sizi görebildiği ama sizin içeriyi göremediğiniz yapılar. Metafizik manaya taşırsak bu, bir yeryüzü tanrısı, “omni potent”, yani her yerde her zaman hazır ve nazır bir iktidarın kafanızda canlanmaya başlaması açısından önemlidir. Çünkü sizi her zaman gözetlemiyorlar ama siz hep gözetlendiğinizi düşünüyorsunuz. Aynı bugünkü kameralar gibi. Bir defa gözetlendiğiniz hissini içinizde hissettiğiniz zaman hareketlerinizi ona göre düzenlemeye başlarsınız. ) Buenos Aires’te, Lima’da her hapishane açıldığında bir yabancı sefirler grubu çağırılıyor. 1870’de Sultanahmet’te ilk hapishane açılırken üç gün halka açılıp yabancılar çağırılıyor. Aynı F tipi denilen hapishanelerin açılışında olduğu gibi. Bu, işin çok kısaca doğuş hikâyesi diyelim. Bir not: 1870’lere gelindiğinde Fransa’da hücre tipi hapishane fikrinden vazgeçilmeye başlanıyor. Bunun en önemli nedeni mahkûmların arasında akıl hastalığı oranının giderek artması, ikinci nedeni de bunun ıslah edici bir özelliğinin olmaması. 1840’ların 50’lerin Osmanlısı elinde parası olmayan, ama hem fizikî mekâna hem sosyal mekâna daha fazla müdahil olmak isteyen bir bürokratik iktidar barındırıyor. Fizikî tanzimden kasıt, en basit örneği, Fransa’daki Millet Bahçelerinden şeklinde düzenlenirken adı da Millet Bahçesi oluyor. Çünkü fizikî mekânı düzenlemeden şahıs hareketlerini kontrol etmek mümkün değil. Osmanlı’nın da önce askerî inşaat faaliyeti olarak, sonra yol yaparak, şehir plancılığıyla ilk yöneldiği bu. 19. yüzyılda elimizde kalan en büyük mahbes Kasımpaşa’daki tersane zindanı. Buraya ağır suçlular geliyor ve burada akşamları mahkûm kalıyorlar, gündüzleri de çalıştıkları varsayılıyor. Ama buraya 1858’de gelen ünlü İngiliz iktisatçısı Nassau şöyle bir tablo çiziyor: “İçeri girdik. Mahkûmlar güneşin altında sere serpe yatıyor. İngiltere’de bu mümkün değil. Aslına bakarsanız burada zindanlar daha insanî yerler. ” 1850’de İngiliz sefiri Canning bütün İngiliz konsoloslarına 30 soruluk bir sirküler gönderiyor ve Osmanlı mahbeslerinin iç işleyişini öğrenmelerini istiyor. Biz, Osmanlı mahbesleriyle ilgili ancak bu belgeler aracılığıyla fikir sahibi oluyoruz. Dolayısıyla çok sınırlı. Ancak 1850’lerde Osmanlı’da mahbes diye gördüğümüz, genelde hükümet binalarının bodrumundaki küçük ‘tomruk’lar. Bunlara tomruk denmesinin sebebi, eskiden mahkûmların ayaklarından ortadaki bir tomruğa bağlanmaları, yerlerin ismi de tomruk kalıyor. Buralarda bir kısım mahkûmun unutulduğunu görüyoruz. Yargılanmaları yapılmıyor. Mesela 1890’da Musul’da İbrahim adında biri var. 13 sene içeride unutulmuş ve sonunda iyi halden tahliyesine diye karar çıkıyor. Canning’in bu envanter çalışması sonrası söylediği şey şu: “Bu mahbesler rutubetli, pis, kalabalık yerler. Dolayısıyla sizin polise ve müstakil hapishanelere ihtiyacınız var”. Canning, bu manada bunu ilk talep eden kişidir: “Siz topraklarınızdaki azınlıkları, gayrimüslimleri yargılamak istiyorsanız, böyle kurumlar gerek”. Suç işleyen azınlıklar İngiliz elçiliğine sığınıyor ve onlar da geri vermek istemiyor. Osmanlı bürokrasisinin de bugünkü TC bürokrasisiyle aynı olan bir tavrı vardır; siyasî ve adlî bağımsızlık konusunda çok hassastır, ama iktisadî bağımsızlığa pek önem vermez. Dolayısıyla diyorlar ki: “Eğer biz böyle binalar yapmazsak muhakeme noktasında hükümranlığımız elimizden gidecek. Onun için bu binaları yapalım”. Fakat karşımıza çıkan binalar hep tek katlı, küçük, taş, kâgir binalar. Bunlar da ianeyle yapılıyor çoğunlukla. Yani hem para yok ayran içmeye… Kısacası, bunları çok fazla büyütüp de bir sosyal kontrol aracı olarak görmek mümkün değil. Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla bunun içindeki hayat daha önceki zindandan pek farklı değil. Ben belgelerde hapishane tabirinin ilk kez 1846’da kullanıldığını ve müstakil binaların yapıldığını gördüm. Ama bunlar hep koğuş tipi, gardiyan problemi var, bütçe tahsisi yok, mahkûmların üniformaları yok. Farklı dinden mahkûmlar hep beraberler, hatta ilk başta kadınlar ve erkekler de beraberler, kadınlara daha sonra ayrı yerler tahsis ediliyor. Mesela bir ev kiralanıyor, ev sahibi de gardiyan oluyor. Modernitenin bütün kurumları gibi suni bir kontrol mekanizması kurabilmeniz için nakde ihtiyacınız var. Osmanlı’nın batıdaki gibi bir manastır penitentiary’si kurma gibi bir derdi yok. Temel dertleri şu: “Biz ne yaparız ki bu İngilizler bizi rahat bırakır? İnşaat mı yapacağız, tamam yapalım.” Ama paraları olsa belki üniforma da giydirecekler… Buralarda, mahkûmların arasındaki ilişkiler (yerel iktidar odakları anlamında) dışarıda nasılsa aynen devam ediyor. Yani hapishaneyi sadece idare veya merkezî iktidar yönetmiyor; hatta denebilir ki, en az bunlar yönetiyor. Bence hapishane tarihinin Foucault’ya meydan okuduğu yer de burası. Foucault’nun hapishane modelini okuduğunuz zaman daha ziyade nizamname merkezli bir resme sahip olduğunu görüyoruz. Yani bugün hangi devlet dairesine giderseniz gidin, bir nizamname vardır. Şu, burada sigara içmek yasaktır yazıları buna iyi bir örnek. İktidar onu asarak kendince bir tatmin bulur, reayası da altında sigara içerek. Sadece Osmanlı hapishanelerinde değil Fransız hapishanelerinde de yönetimin mahkûmların elinde olduğu ortaya çıkıyor son dönemde. Hapishane içerisinde bir alt kültür var. Kısaltmalara dayalı dil ve dövmeler bunun örneği. Osmanlı’da da durum farklı değil. İki örnek vereyim: “mahpushane” kelimesine ilk olarak 1871 tarihinde rastlıyoruz. Bu kelime, o zamanki mahkûmların yazdıkları bir dilekçede geçiyor. “Hapseden”le “hapsedilen” arasındaki bakış farkı burada ortaya çıkıyor. Refi Cevat hatıralarında bir hapishane tasviri yapıyor: eğer bir müfettiş hapishaneyi ziyarete gelecekse, hapishane müdürü içerideki mahkûmlara haber veriyor ve barbutlar, zarlar, esrarlar kenara kaldırılıyor, müfettiş gittikten sonra da hayat aynen eskisi gibi devam ediyor.
1870’te Sultanahmet’te ilk “model” hapishane açıldığında Basiretçi Ali Efendi adlı gazeteci, Basiret gazetesinde hapishane için “çok temiz, çok düzenli, çok hijyenik (Osmanlı bürokrasisinde hijyen saplantısı o dönemde başlamış), muntazam ve mükemmel, güzel koğuşlar var, güzel atölyeler var” diye yazıyor. Altı ay sonra baktığında hapishanenin içi hiç de anlattığı gibi değil. Mahpuslar içeride kendine mahsus bir hayat kurmuş, atölyelerde çalışan yok. Tesisat yok, duvarlar dökülüyor. Bir kısım mahpuslar kaşıkla duvarı delip kaçtığı için demir kaşık yerine tahta kaşık veriliyor. Hapishane reformu yapılacak diye, 1840, 1850 ve sonra da 1858’de ceza kanunları çıkıyor. Her ceza kanununda da daha fazla suç için hapis cezası verilmeye başlanıyor. Ama yeterli mahbes de yok. 1850’lerin sonunda Bosna’dan şöyle haberler geliyor, bir salgın hastalıkta içerideki 300 kişiden –ki bunun 250’si daha mahkemeye çıkmamış– 200’ü ölüyor. Osmanlı hapishane tarihi, her iktidarın kendi tarihi gibi, böyle birçok isimsiz insanın heba olmasıyla şekilleniyor. Bu isimsiz insanlara bir örnek de çocuklar. 1870’te İstanbul’da artan miktarda sokak çocuğu var. Muhtemelen artan göç ve savaşlarda ölen askerlerin yetim çocukları. Bunlar bir şekilde Babıali’yi rahatsız etmişler, toplanıp hepsi hapishaneye götürülmüşler. Bir koğuşa konulup başlarına da hoca veriliyor, ders görsünler diye. Burada ilk bakışta bir merhamet var gibi görünse de, çocukların kapalı bir yere kapatılması Osmanlı’da hiç görülmemiş bir şey. Bunların hepsi başı olan, ama ucu olmayan gayretler. Benim esas kafamı kurcalayan şey neden bu hapishaneler kurulduğunda kimsenin sesini çıkarmamış olduğu. Aynı 2000’deki gibi. 2000’de bile sadece çok küçük bir kısmın sesini çıkardığı düşünüldüğünde, o dönemin koşullarında dışarıda ses çıkmaması normal, diyebiliriz. Ama o zamanlarda hapishane içerisinde de çok fazla isyan görmüyoruz. Sadece birkaç defa kapıyı kırma girişimi ve bol sayıda firar var. Ama ne aydın kesiminden ne de halktan “nereden çıktı bu hapis cezası” laflarını duymuyoruz. 1870’ten sonra Namık Kemal ve diğer Jön Türkler hapsedilmeye başlayınca (ki siyasî suçlularla adi suçlular asla aynı yere konmuyorlar, siyasî suçlular sadece kısa süreliğine hapiste kalıyor sonra sürgün ediliyorlar) hapishaneler hakkında bir şey yazmaya başlıyorlar. 1880’den sonra hapishanelerin müdavimleri Anadolu’da Ermeniler, Trakya’da Makedonlar oluyor, yani şiddet kullanan siyasî militanlar. Hapishaneler de inanılmaz kalabalıklaşıyor. Ondan sonra da sık sık aflar çıkmaya başlıyor. Ancak bu af da, 2000’de uygulanan af gibi “merhamete” dayalı bir af değil, hapishaneleri boşaltıp yeniden yapılandırmak için çıkarılmış bir af. İktidar muktedir olduğunu hem hapsederken hem de af ilan ederken gösteriyor. Bu tarihten sonra Batılı elçiler yoğun biçimde “hapishane yapın” yerine “var olan hapishanelerde yanlış uygulamalar var” şeklinde taleplerde bulunuyorlar. En rahatsız eden kısım ise, bu elçilerin sadece azınlığın haklarını korumaya yönelmesi. Hırsızlık suçundan hapiste olan ve beş senedir mahkemesi bitmeyen Ahmet Efendi (ki bunların sayısı hapishane nüfusunun üçte ikisi) hakkında hiçbir talep yokken, mevzu Ermeniler ya da Makedonlar olunca (ki elbette bunların da durumu hiç iyi değil) iş siyasî meseleye dönüyor. Bu açıdan, tarihte, Osmanlı hapishaneleri ve hapishane reformları, bunun uluslararası mesele olduğu tek örnek. 1898’de ilk defa Abdülhamit hücre tipi hapishane projesi hazırlattırıyor. Projeyi hazırlayan Jasmus, aynı zamanda Sirkeci Garı’nı çizen mimar. Yani “Hazır Prusyalı mimar gelmiş, garı çizmiş, bir de bize hapishane çizsin”! Bunun adı “Yedikule Penitentiary Projesi”. Yapılacağı yer, şimdiki Yedikule. Yedikule, Osmanlıların ilk siyasî hapishanesi –veya mahbesi diyelim– Fatih orayı hapis manasıyla kullanmaya başladı. Abdülhamit’in projesinin de yapılacağı yer Yedikule. Bu bir tesadüf değil tabiî. Ancak tarihe olan muhabbetten de kaynaklanmıyor. Her reformist yapacağı yeni şeyi eski zarfın içine koyuyor. O eski zarfın içinde, doğabilecek sosyal tepkiyi azaltmaya çalışıyor. Siz Yedikule’nin içerisine bir penitentiary koyduğunuz zaman, “Bu bizde 500 senedir devam eden gelenektir” demiş oluyorsunuz. Dolayısıyla iktidarın tarih sevgisi, âdeti kırmak üzere değil yeni âdetler ihdas etmek üzere bir sevgidir. O yüzden Türkiye’de baktığınız zaman, Osmanlı’dan, Abdülhamit’ten pek hoşlanılmaz, hoşlanılması da gerekmiyor ama bütün devlet kurumlarının kuruluş tarihi 1880-1885. Marmara Üniversitesi’nin kapısında 1885 yazıyor. Danıştay öyle. Siz hem yeni bir devlet oluğunuzu iddia edeceksiniz, bir
yandan da çok eski bir kuruluşuz, çok eskiyiz, çok güzeliz diye, Osmanlı’nın
kurumlarına referans vereceksiniz. Bizim hapishane üzerine çalışmamızdan
sonra, şu anki Hapishaneler ve Tevkifhaneler Genel Müdürlüğü de kendi
tarihlerini öğrenip kuruluşunun 120. yılını kutlamaya kalkar diye
korkuyoruz! SOHBETTEN NOTLAR Ü
Bentham’ın
Panopticon’unun esas olarak mahpusları değil gardiyanları gözetlemek
için yapılan bir proje olduğunu söyleyenler var. Biz genelde iktidarı bir
bütün olarak düşünüyoruz, ama merkez ile kolları arasında bir problem var.
Yani merkez, bir hapishaneye bir gardiyan görevlendirdiği zaman, gardiyan
illaki nizamnameye uyacak diye bir şey yok. Çoğu kez, gardiyan orada
mahpuslarla hareket edebiliyor. Osmanlı’da 1871’de hapishane açıldıktan
sonra hapishane düzeni beş kere değişiyor. Sebep hep suiistimal;
suiistimalden kasıt da mahpuslara yardımda bulunmak. Refi Cevat’a bakılırsa,
süresi az kalan mahpuslar Sultanahmet’in önüne sandalye atıp nargile
içiyorlar. Dolayısıyla Osmanlı hapishanesi insanları salgın hastalıktan ve
saireden dolayı daha kolay öldürüyor, ama günlük hayatlarında “saat beşte
kalk” diye bir şey yok. Bir İngiliz, 1885’te bir nizamname hazırlamış,
nizamnamede şöyle yazıyor: saat 6’da gong çalacak, herkes yatağını yapacak,
yemeğini yiyecek. İngiltere hapishanesine benzer bir model yaratmış. Ama
burada gong mong yok, böyle bir zaman disiplini yok. Aslında İngiliz
hapishanesinde de yok, Fransız hapishanesinde de yok. Ü
Osmanlı’da işçilerin proleterleşmesini görseydim Marksist modeli benimsemem
daha kolay olurdu. Foucault’nun modelinin özelliği, sermayenin teşekkülünden
çok, merkezî devletin teşekkülüne ağırlık vermesi. Fransa, batıda ilk
merkezî devletin kurulduğu yer. Prusya, Osmanlı, Avusturya bu manada
birbirine benziyor. Virilio şöyle der: İkili proleterleştirme vardır; biri
askerîleştirme, diğeri işçileştirme. Sokaktaki halk, barış zamanında imalat
yapan sanayi işçisi, savaş zamanında ise potansiyel asker. Ü 1890’lara geldiğimizde, hapishanenin ıslah edici özelliği olmamasına, olmadığının fark edilmesine rağmen var olmasının bir sebebi var. Diğer ceza alternatifleri kalktığı için, hapishane içerideki adamı hapsettiği kadar, dışarıdaki adamı da bir hürriyet sınavına sokuyor. Hapishaneye baktığınız zaman, dışarıda hür olduğunuzu düşünüyorsunuz. İktidar, hapishanede bütün kamusal alan için planladığının bir küçük modelini yapar. Elinde imkân olsa, bütün bir fizikî mekânı buna çevirecek. Türkiye’de askeri darbe dönemlerinde otobüs bekleyenlerin bile askerî nizama sokulması gibi. Bugün kışlada askerî düzen vardır ve bu bizim için meşrudur, ama bunu dışarıda görürsek garipseriz. Kışladaki model, imkân olsa, kışlayı yapan tarafından bütün memleket sathında teşkil edilir. Ü İktidar, her gün hepimizin zihninde, kalbinde yer bulur. Panopticon fiziken hiç var olmadı, ama epistemik olarak var. İktidar her şeyi izleyebilse bile, izleyebileceği insanın sadece bir boyutudur. Biz insanlığımızı sürdürdüğümüz sürece kontrol toplumu olamaz. Kontrol toplumu, Tanrı iktidara oynuyor. İktidara insanüstü Leviathan tarzı bir şey atfetmek, ona ayrı bir anlam yüklemek olur. İktidar o kadar güçlü değil. |