Mete Tunçay’la
“tarih”e karşı tarihi konuştuk

Derneğimizin Sonbahar- Kış Aktivite Programının dördüncü söyleşisi olan Mete Tunçay’la “Tarih”e Karşı Tarih, 12 Kasım Cumartesi günü yapıldı.

Mete Tunçay; imparatorluğu bir arada tutma gayesinden ulus devlet yaratma sevdasına; Kırım Savaşı, Balkan Harbi, 1925 dönemindeki Meclis gibi 19 ve 20. yüzyıl Osmanlı/Cumhuriyet tarihindeki kırılma noktalarından Hürriyet kavramının ilk kez telaffuz edildiği yeni Osmanlı muhalefetine dek pek çok noktaya değindi. Solun resmî tarihinin dışladığı bazı tarihî gerçekleri de hoşsohbetiyle aktaran Mete, Meşrutiyet İstanbul’unda solculuk yapan ve İngiltere’den para alıp Fransız tramvaylarında grev yapmak gibi işlere girişen (Hüseyin) Hilmi’den, Üçüncü Enternasyonal’in Şeyh Sait isyanı sırasında Ankara’yı desteklemesine, Takrir-i Sükun Kanunu’nu destekleyen ancak bu kanun sonucunda yayınları kapatılan ve sürgün edilen ya da Şefik Hüsnü gibi yurtdışına kaçmak zorunda kalan dönemin Aydınlık çevresine kadar birçok farklı konuya ve olaya değindi.

Binamızdaki asansörün o gün geçici olarak bozulması ve bunun da Mete’nin geldiği zamana denk düşmesi günün şanssızlığıydı; kendisi dernek mekânına (altıncı kattayız) merdivenlerden çıkarak ulaştı. Mete, çayını içip soluklanırken bu “asansör komplosu”ndan bahsetmeyi ihmal etmedi. Mete Tunçay’ la sohbet oldukça keyifli geçti.

Söyleşiden notlar
Cumhuriyet gökten zembille inmedi, Osmanlı’nın birçok bakımdan devamı niteliğindeydi. Resmi tarih Mustafa Kemal’i sanki gençliğinden itibaren kafasında Misak-ı Millî sınırları içinde bir Türkiye devleti kurmak varmış gibi yansıtıyor. O halde niçin Trablusgarb’a gönüllü olarak savaşmaya gidiyor, Osmanlı’nın muhafazası için? Zannediyorum bu kişi tapınması, Mustafa Kemal yaşarken de vardı ama asıl onun ölümünden sonra başladı. Örneğin İsmet Paşa iktidar olunca (ceberrut bir adam olduğundan kendisinden pek hazzedilmezdi; M. Kemal de mülayim bir tip olan Fethi Bey’i başbakan yapmıştı, ama o Kürt isyanı konusunda atıl kalınca iş, olayın büyük olduğunu kavrayan İsmet’e düştü) Osmanlı’daki her sultan gibi gelenek icabı kendi parasını bastırıyor; İsmet Paşa’ya muhalif olanlar, “sen küçüksün” diyemedikleri için “Mustafa Kemal en büyüktü” minvalinde konuşuyorlar, hani sen küçüksün o büyük manasında… daha sonra CHP de, “Evet, o bizim kurucumuz ve en büyük Türk” diyor; böylece karşılıklı olarak kişi tapıcılığı güçlendiriliyor.

On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihindeki kırılma noktası Tanzimat ve Islahat Fermanlarından çok Kırım Savaşı bana kalırsa. 1850’lerde Küdüs’teki kutsal yerlerin Katoliklerin mi Ortodoksların mı kontrolünde olacağı bahanesiyle çıkan bu uydurma savaşta Rus çarlığına karşı Osmanlı, İngiliz, Fransız ve (o zaman İtalya birlik değil) Piyemonte askerleri savaştı. Bunun ardından 1856’da Paris’te bir anlaşma oldu. Bu Paris Anlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ahengine dahil edildi. Avrupa ahenginin temel esprisi de birçok yerde patlak veren ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı Avrupa’da herhangi bir değişikliği engellemek. Genellikle lise tarih kitaplarında vurgulanmayan şey, 2000’li yıllarda Cumhuriyet hükümetlerinin AB’ye girme teşebbüslerinin Osmanlı tarafından 1856’da gerçekleştirilmiş olması. Kırım Harbi sonrasında dış borçlanma aşırı durumda tabii, devlet iflasta, Duyun-u Umumiye kuruluyor borçları almak için.

İngiltere Rusların İstanbul’u kapmasını istemiyor. Rusya’ya karşı Osmanlının tampon olarak durmasını istiyor muhafazakâr Britanyalılar. Aynı dönemde Britanya’daki liberallerse Türk düşmanı. Ancak 1908’e gelindiğinde, Osmanlının devam edebileceğinden İngiltere’nin de ümidi kalmıyor.

Abdülaziz döneminde Yeni Osmanlılar çıkıyor keyfi idareye karşı. Hürriyet kavramı Namık Kemal’in ağzından ilk o zaman çıkıyor, önceden “hür” kavramı kullanılıyor sadece. Ancak bu Yeni Osmanlı muhalefeti fazla işe yaramıyor. Sonra 2. Abdülhamit’e karşı gelişen Jön Türkler harketi var. Onlar da dış ülkeye sığınıp oradan muhalefete başlıyor. Kafalarında “bu devlet nasıl kurtarılır” fikri var. Mesela Rusların çarlığı yıkmak istemesini anlamıyorlar. Türk aydınları genelde frankofon, Türkiye’de herkesin kanına işlemiş devleti kurtarma sevdası. Paris Komünü sırasında orada olan Osmanlılar, heriflerin derdinin ne olduğunu, “özgürlük” dediklerini anlayamıyor bir türlü. Devair-i belediye diyorlar komüne, gözlerinin önünde cereyan eden olayları anlamlandıramıyor bizimkiler.

Abdülhamit aslında meşrutî idareye karşı çıkmıyor. Halk hazır değil, onun olgunlaşmasını beklemek lazım, diyor. Nasıl olgunlaşacak halk? Eğitimle. Benzer şekilde erken Cumhuriyet yıllarında da demokrasi, çok parti iyi ama halk hazırlanmalı. Tabii yine eğitimle, aynı Abdülhamit kafası. Eğitimden anlaşılan; rejim propogandasıyla sadık, itaatkâr yurttaş olmayı öğrenmek demek. Anayasal yönetimi, demokrasiyi ertelemek bana sakat geliyor. Sorunlar çözülünce demokrasi zaten lazım değil ki. Bize sorunlar çözülürken lazım bunlar.

Balkan Savaşı sonrasında Babıali baskınıyla iktidara el koyan İttihat ve Terakki tüm muhalifleri Sinop’a sürüyor. Mustafa Suphi de aralarında. Aslında Suphi sosyalist falan değildi. Sonradan resmi TKP tarihi yakıştırması o ve pek tutarlı değil. Çünkü Suphi, sosyolojiye inanıyor, toplum meselelerinde ilim varken ideolojiye ne gerek minvalinde yaklaşıyor olaya.

Birinci Meclis’teki halk zümresi grubunun İslamî bir komünizm denemesi oluyor. Zaten Millî Mücadele çok garip bir meclisle yürütülüyor. Asgari müşterek vatanı kurtarma: Softasından komünistine her tür adam var. Bu İslamî komünistler “Şarkın Sesi” isimli bir günlük gazete çıkarıyorlar, sonrasında gazete kapatılıyor, Bolşeviklikle suçlanıyorlar, bu gruptakiler hapsediliyor. Martel Şükrü var, Rusya’ya kaçıyor. Ancak orada da Sibirya’ya sürülüyor. Durumu bir türlü hazmedemeyen, aynı dava için uğraştığını söyleyerek sürekli “bu işte bir yanlışlık var” diye ısrar eden Şükrü, Sibirya’daki kampa geldiğinde “Tamam, yanlışlık manlışlık yok” diyor, “Bir baktım, bütün Komintern orada”; Üçüncü Enternasyonal’den tanıdığı neredeyse tüm yoldaşları orada.

Mete Tunçay’la sohbetin ardından, saat 18:00’de, insanlara rağmen hayvanları anlatan film gösterimlerimiz dâhilindeki “Kuşlar Kanatlı Uygarlık” isimli filmi patlamış mısırlarımızı yiyerek izledik.
 

2005-06 Sonbahar-Kış
Aktiviteler Programı

İletişim