|
||
Mete Tunçay; imparatorluğu bir arada tutma gayesinden ulus devlet yaratma sevdasına; Kırım Savaşı, Balkan Harbi, 1925 dönemindeki Meclis gibi 19 ve 20. yüzyıl Osmanlı/Cumhuriyet tarihindeki kırılma noktalarından Hürriyet kavramının ilk kez telaffuz edildiği yeni Osmanlı muhalefetine dek pek çok noktaya değindi. Solun resmî tarihinin dışladığı bazı tarihî gerçekleri de hoşsohbetiyle aktaran Mete, Meşrutiyet İstanbul’unda solculuk yapan ve İngiltere’den para alıp Fransız tramvaylarında grev yapmak gibi işlere girişen (Hüseyin) Hilmi’den, Üçüncü Enternasyonal’in Şeyh Sait isyanı sırasında Ankara’yı desteklemesine, Takrir-i Sükun Kanunu’nu destekleyen ancak bu kanun sonucunda yayınları kapatılan ve sürgün edilen ya da Şefik Hüsnü gibi yurtdışına kaçmak zorunda kalan dönemin Aydınlık çevresine kadar birçok farklı konuya ve olaya değindi. Binamızdaki asansörün o gün geçici olarak bozulması ve bunun da Mete’nin geldiği zamana denk düşmesi günün şanssızlığıydı; kendisi dernek mekânına (altıncı kattayız) merdivenlerden çıkarak ulaştı. Mete, çayını içip soluklanırken bu “asansör komplosu”ndan bahsetmeyi ihmal etmedi. Mete Tunçay’ la sohbet oldukça keyifli geçti. Söyleşiden notlar
İngiltere Rusların İstanbul’u kapmasını istemiyor. Rusya’ya karşı Osmanlının tampon olarak durmasını istiyor muhafazakâr Britanyalılar. Aynı dönemde Britanya’daki liberallerse Türk düşmanı. Ancak 1908’e gelindiğinde, Osmanlının devam edebileceğinden İngiltere’nin de ümidi kalmıyor. Abdülaziz döneminde Yeni Osmanlılar çıkıyor keyfi idareye karşı. Hürriyet kavramı Namık Kemal’in ağzından ilk o zaman çıkıyor, önceden “hür” kavramı kullanılıyor sadece. Ancak bu Yeni Osmanlı muhalefeti fazla işe yaramıyor. Sonra 2. Abdülhamit’e karşı gelişen Jön Türkler harketi var. Onlar da dış ülkeye sığınıp oradan muhalefete başlıyor. Kafalarında “bu devlet nasıl kurtarılır” fikri var. Mesela Rusların çarlığı yıkmak istemesini anlamıyorlar. Türk aydınları genelde frankofon, Türkiye’de herkesin kanına işlemiş devleti kurtarma sevdası. Paris Komünü sırasında orada olan Osmanlılar, heriflerin derdinin ne olduğunu, “özgürlük” dediklerini anlayamıyor bir türlü. Devair-i belediye diyorlar komüne, gözlerinin önünde cereyan eden olayları anlamlandıramıyor bizimkiler. Abdülhamit aslında meşrutî idareye karşı çıkmıyor. Halk hazır değil, onun olgunlaşmasını beklemek lazım, diyor. Nasıl olgunlaşacak halk? Eğitimle. Benzer şekilde erken Cumhuriyet yıllarında da demokrasi, çok parti iyi ama halk hazırlanmalı. Tabii yine eğitimle, aynı Abdülhamit kafası. Eğitimden anlaşılan; rejim propogandasıyla sadık, itaatkâr yurttaş olmayı öğrenmek demek. Anayasal yönetimi, demokrasiyi ertelemek bana sakat geliyor. Sorunlar çözülünce demokrasi zaten lazım değil ki. Bize sorunlar çözülürken lazım bunlar.
Birinci Meclis’teki halk zümresi grubunun İslamî bir komünizm denemesi oluyor. Zaten Millî Mücadele çok garip bir meclisle yürütülüyor. Asgari müşterek vatanı kurtarma: Softasından komünistine her tür adam var. Bu İslamî komünistler “Şarkın Sesi” isimli bir günlük gazete çıkarıyorlar, sonrasında gazete kapatılıyor, Bolşeviklikle suçlanıyorlar, bu gruptakiler hapsediliyor. Martel Şükrü var, Rusya’ya kaçıyor. Ancak orada da Sibirya’ya sürülüyor. Durumu bir türlü hazmedemeyen, aynı dava için uğraştığını söyleyerek sürekli “bu işte bir yanlışlık var” diye ısrar eden Şükrü, Sibirya’daki kampa geldiğinde “Tamam, yanlışlık manlışlık yok” diyor, “Bir baktım, bütün Komintern orada”; Üçüncü Enternasyonal’den tanıdığı neredeyse tüm yoldaşları orada. Mete Tunçay’la sohbetin ardından, saat 18:00’de, insanlara
rağmen hayvanları anlatan film gösterimlerimiz dâhilindeki “Kuşlar Kanatlı
Uygarlık” isimli filmi patlamış mısırlarımızı yiyerek izledik. |