|
||
Modern toplumlarda insanları denetim altına almak için onları toplum dışına atmazsınız. İnsanlar, iktidarlar tarafından toplumun içinde uysallaştırılır. Disiplin toplumu çok sert önlemler almaz, hatta görünürde de son derece demokratiktir. Biyo-politika kavramı, biraz da budur ve eski klasik egemenlikten yönetimselliğe geçişle ilgilidir. Artık toplum kurumlarla işleyemez, öznellikler de işin içine katılmalıdır. Eskiden tahakküm eden, aşkın kuvvet ya da devlet –biz açıkça devlet diyoruz; postyapısalcılar açıkça devlet kavramını kullanmayı pek tercih etmiyorlar– yerine modern devlet kendisini sözde aşkın olmayan bir temelde meşrulaştırmaktadır. Bu bağlamda hukukî bir temele oturmak zorundadır. Ancak modern öncesi egemenlik biçimlerinde iktidarın böyle bir kaygısı yoktu. Dolayısıyla disiplin toplumuna, kontrol toplumuna geçiş ve yönetimsellik arasında bir koşutluk vardır. Disiplin toplumunun araçları hapishane, tımarhane, hastane... Artık davranışları normalleştiriyorlar. Normal ve sapkın ayrımı yapıyorlar.
Jean Genet “Ben Filistinlileri destekliyorum çünkü Filistinliler devlet kurmamış bir halktır. Onlar da devlet kurduklarında, kurumlaştıklarında ben onların diğer halklar gibi olacağını düşünüyorum. Orada da devlet ve sınıflar ortaya çıkacak ya da daha belirginleşecek. Bu nedenle devlet kurduklarında ben onların yanında olmayacağım” diyor. Bu meselâ anarşistlerin asla reddedemeyeceği, “hayır” diyemeyeceği bir tavır... Modern devlet kendini yasaların temelinde açıklamak zorunda. Foucault’nun klasik egemenlikten yönetimselliğe geçiş dediği aşama. Ancak Judith Buttler gibi akademisyenlerin dediği bir şey var: “Acaba biz günümüzde klasik dönem egemenliğine mi dönüyoruz?” ABD’nin uygulamalarını göz önüne alarak (mesela Irak, Guantanamo vs.) bunu söyleyebiliriz; hiç de yabana atılır bir tez değil. ABD’nin kendini hiçbir hukukî temele bağlı saymaması konusu yönetimsellikten tekrar klasik egemenliğe geçiş konusunu gündeme getiriyor. “Ben her şeyi yaparım ve yaptıklarımı hiçbir şekilde size açıklamak zorunda değilim.” diyorlar.
Bahsi geçen “çokluk” demokrasiyi gerçekleştirebilecek olan bir yığın olarak tanımlanıyor. Sanayi propagandası gücünü yitirmiştir, bilgi toplumuna geçilmiştir. Zaten işçi sınıfının devrimci iradesi söylemi de kategorik olarak ayrımcıdır, sadece sanayi işçilerini kapsıyor. Ücretsizleri veya işsizleri kapsamadığı için sınırlayıcıdır. İmparatorluk çağında, postmodern çağda işçi sınıfının eski önemi kalmamıştır. Dolayısıyla bunun yerine de “çokluk” kavramı denmiştir. İlk bakışta şekilsizmiş, her şeyi içine alabilirmiş gibi geliyor. Halkla arasındaki farkı belirtiyor. Halk, tek bir irade ile hareket eder, içinde farklılıklar erimiştir. Oysa çoklukta farklılıklar korunur ve farklı olanlar üretimde ortak paydada buluşurlar. Ağ olarak üretim yapıyorlar. Ve bir başka kavram karşımıza çıkıyor: biyo-politik üretim. Bu sadece maddi malların üretimini içermiyor. Ekonomik olgularla da sınırlı değil; imajların üretimiyle de ilgili. İmaj üretenler de içine alınırsa halkla ilişkiler, reklamcılar, yazılımcılar da bunun içine girer. Dolayısıyla diyebiliriz ki mezhebi geniş, fazla geniş bir tanımlama ‘çokluk’. Proletarya devrimci gücünü yitireli çok uzun zaman oldu, ancak devrimci siyasetten, yıkımdan, yaratıcı bir yıkımdan yanaysanız bu tanımlama ile olmaz. Devrimci bir siyaset gibi görünmüyor. Buradan hepimizin hemfikir olarak çıkması gerekmiyor. Hepimiz aynı şekilde söylesek o zaman kötü olurdu zaten, basmakalıp, homojen insanlar olurduk. Ancak ortak paydalarımız, dünyanın bugünkü haline karşı büyük bir hoşnutsuzluğumuz var. Hoşnutsuzluk yüzünden yakınmak da gerekmiyor. Hayatı nasıl değiştireceğiz, olumlamak, olumsuzlamak, verili olanı kabul etmemek, kafa yormak çok önemli. Eylem içinde, kolektif deneyim içinde ciddi ciddi kafa yormak gerekli... Postyapısalcılığın anarşistlere anlamlı gelecek bir devrimci siyaset önermediğini söylüyorum. Anarşizmin bahçesi geniş, çok çiçek var; ancak her şey, her türlü ılıman, uzlaşmacı düşünce anarşizmin içine girer diye de bir şey değil bu. |