|
||
Foucault bir “iktidar” düşünürü olarak bilinir, ama onun iktidar vurgusu 1975’lerde başladı. Daha önce, 1961’de Deliliğin Tarihi’yle başlayan dönemine yöntembilimsel olarak verilen isim “arkeoloji”. Hapishanenin Doğuşu’yla birlikte yaptığı işe Foucault “jeneoloji” ismini veriyor. Jeneoloji sıklıkla ‘soykütük’ olarak çevriliyor ama ben ‘soybilim’ kavramını tercih ediyorum. “Arkeoloji belli bir yere kadar gelmiştir, bu yerden sonra Foucault sorulara cevap vermediği için yöntem değiştirmiştir” şeklinde bir yorum var. Buna katılmıyorum. Farklı dönemlere ait olduğu söylenen ama benim bağlantılı ve devamlı bulduğum iki dönemin merkezine yerleşen kavramlar “söylem” ve “iktidar”. İkinci dönemine kadar Foucault’da öne çıkan kavram “söylem” ve arkeoloji de aslında bir söylem analizi. Ama analizden ibaret değil bu. Bir söylemin öznesinin, nesnesinin, o söylemin oluşturulmasında öne çıkan kavramların, söylem çerçevesinde oluşan teorilerin bir araya gelerek oluşturdukları bilgi alanlarının nasıl ortaya çıktıklarının analizi. Foucault bu analizi yaparken şöyle bir teori atar ortaya: bilgi denilen şeyin anlamı, tarihin bir döneminden bir başka dönemine radikal anlamda değişir. Foucault, batının tarihini Rönesans’tan itibaren Rönesans, Klasik Çağ, Modernite ve Postmodernite şeklinde dönemleştirir. Her bir dönemde bilginin anlamı değişir. Yani söylemlerin oluşumunda, söylemin öznesi, nesnesi, teorisi değişir. Foucault bu bilgi alanlarına “episteme” adını verir. (Kuhn’un paradigmalarına bayağı benzeyen bir kavram.) Bu episteme’lerde alan aynı gözükse bile, nesneler, teoriler yeniden kuruluyor. Örneğin doğal yaşamı inceleyen alan klasik çağda doğa tarihi ise, bu modern çağda örneğin biyoloji olur. Bu noktada sorun şuydu: Niye bir episteme yerini bir başka episteme’ye bırakıyor? Radikal kopuşlara ne neden oluyor, yeni kuralları motive eden güç nedir? İşte eleştiri şu: Foucault buna cevap bulamadığı için analizini iktidarla ilişkilendirdi. Bu değişimlerin iktidarla ilişkisini gördü. Bunu gördüğü için de ortaya bilgi-iktidar diye yeni bir kavram attı; bilgideki dönüşümün iktidara bağlı olduğunu fark etti. Bu yorumda bir sorun var. Foucault iktidar kavramını 1975’ten önce daha sonra kullandığı gibi kullanmıyor, ama örneğin 1975 yılında College de France’taki asistanıyla yaptığı söyleşide şöyle diyor: “Şimdi dönüp baktığımda, adını koymasam bile, benim yaptığım iş bir iktidar analiziymiş.” Foucault, arkeolojinin bir materyal dokümantasyon çalışması olduğunu söyler. Önemli bir parantez: doküman derken sadece yazılı ve sözlü metinler değil, o kurumların pratikleri, yapıp ettikleri, kurumların bizatihi içinde bulunduğu mimarî yapıyı kast eder Foucault. Ayrıca, Foucault bir söylemsel oluşumun kurallarının sadece (yapısalcılarınki gibi) dilbilimsel ve mantıksal olmadığını, içinde söylemsel olmayan fizikî ögeleri de barındırdığını belirtir. Örneğin psikopatoloji söyleminin nesnesi olan patolojik olanın belirlenmesinde, belli bazı toplumsal mekânlar, bunların içinde bulunan fiziksel mekânlar ve o mekândaki pratikler de önemlidir. Bu özne ve nesnenin kuruluşuyla ilgili Foucault’nun verdiği örnekler hep cinsellik, suç ve delilikle ilgilidir. Belli cinsel davranışların patolojik olarak düşünülmesi; belli suç biçimlerinin patolojik olarak nitelendirilmesi ve bu suçun, bugün Sarkozy’nin Fransa’daki olaylarla ilgili dediği gibi, “suça eğilimlilik” üzerinden düşünülmesi. Bu suça eğilimlilik her zaman doğuştan gelmek zorunda değil. Sarkozy, bu gençlerin içinde bulundukları toplumsal koşullardan kaynaklı suça eğilimli olduklarını söylüyor. Yani, suç onun sorumluluğunda ve kişinin tedavi edilmesi gerekir. Foucault bunları 67-68’de dillendiriyor.
Sartre, Foucault’nun yapısalcı olduğunu, tarihi reddettiğini söyler. Aslında görüyoruz ki, Sartre Foucault’yu okumamış! Foucault’ya hep bazı etiketler yapıştırılmıştır. Kaderi bu. Önce yapısalcı olmakla, sonra postyapısalcı olmakla itham edildi. Hep bir kavramın altında tanımlanmaya çalışıldı. Bu, aslında Foucault’nun en baştan itibaren yapmaya çalıştığı şeye ters. Foucault Nietzsche’den gelen reflekslerle, araştırdığı şeyin tekilliğini ortaya koymaya çalıştı; onu kategoriler içinde eritmek, bir genel kavramın örneği olarak görmek yerine onun tarihsel tekilliğini görmek isteyen bir düşünür. Dolayısıyla ister bir kavram olsun, ister bir pratik ya da kurum, onu diğerlerinden ayıran koşullar ve özellikleri, bizim bunları nasıl kavrayabileceğimiz üzerinde çalıştı. Anti-pozitivist bir tavır. Ben Foucault’nun yeminli bir anti-pozitivist olduğunu düşünüyorum. Pozitivistler olayları benzerlikleriyle kategorileştirmeye çalışırken, Foucault ve başka bazı Fransız düşünürler bunların farklılıklarını vurgular. Foucault bu noktada “tarihsel olay” nitelendirmesini altını çizerek kullanır. Her tarihsel olay, elbette benzerleri olabilir, ama tekildir. Bu, Foucault için çok önemli bir prensip. Foucault 75’ten itibaren, terminolojisini değiştirip “söylem”den ziyade “bilgi” kavramını kullanarak “bilgi-iktidar” kavramını kullanıyor. İktidar, işleyişini sürdürebilmek için, doğru olduğuna inanılan, öyle benimsenen, doğruluğu bilimsel olarak da kanıtlanmış önermelere ihtiyaç duyar; dolayısıyla iktidar bilgiyi de üretir. Bilginin üretimindeki kurallar, iktidarın ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkan, iktidar tarafından güdümlenen kurallardır. Bu bilgi ile iktidar ilişkisi ne anlama geliyor, Foucault açısından niye önemli? Foucault’nun temel kaygısının, ‘özneleştirme’ olduğu düşünülüyor. Kendisi de bunu 80’lerde destekliyor. Benim yorumuma göre, bunun da arkasında bir kimlik sorunu var. Kimlik denince Foucault’nun anladığı şey öznel deneyimler bütünü. İnsanlara belli kimliklerin dayatılması, insanların bu öznel deneyimlerin öznesi konumuna getirilmesiyle olur. Burada Foucault için dert olan, özgürlüktür. Foucault, kimliklerin özgürlükleri her zaman kısıtladığını düşünüyor. Bunun için Foucault’nun öznellik analizi yaparken ihtiyaç duyduğu kavram “söylem-iktidar” kavramı. Foucault’yu tüm bunları yaparken en çok belirleyen kaygı, aslında politik bir kaygı: Modern toplum içerisinde, belirli kimliklerle beraber insanın davranışlarının kısıtlanıyor olması ve bu kısıtlamaların Foucault tarafından aşılmak isteniyor olması. Tabiî, bu sınırlamaların doğal, evrensel, böylece aşılmaması gereken, kalıcı kısıtlamalar olduğu söyleniyor. Foucault ise bunların tarihsel olarak, keyfî nedenlerle, belli siyasî ihtiyaçlara cevap vermek üzere getirilmiş sınırlandırmalar olduğunu, dolayısıyla aşılabilir olduklarını ama sadece aşılabilir değil, aşılmasının gerektiğini düşünüyor. Foucault bunu göstermeye çalışıyor. Bu sınırlar nasıl aşılır? O kimliklerin öznesi konumundan çıkarak. Bu öznel deneyimler derken, Foucault’nun kitaplarında karşımıza çıkan şeylerden bahsediyorum. Yani Deliliğin Tarihi’nde akıl hastalığı denen kimlik ve onun alt dalları, Kliniğin Doğuşu’nda hastalık kimliği, Hapishanenin Doğuşu’nda suçluluk ve suça eğilimlilik kimliği, cinselliğin tarihinde analizini yaptığı cinsellik ve onun alt kimlikleri. Bu noktada Foucault’nun bizim o kimliklerin nasıl öznesi haline geldiğimizin analizini yapması gerekiyor.
Böylece iki yol ortaya çıkıyor. Birincisi, o öznel deneyim tanımlanıp onun özneleri belirlendikten sonra, örneğin “akıl hastası” tanımlandıktan sonra ona tıbbi müdahalede bulunuyorsunuz. İkincisi, bireylerin o normlar dolayımıyla kendi davranışlarıyla ilişki kurmasını sağlıyorsunuz. Belli davranış biçimlerinden kendi rızalarıyla, aman bu akıl hastalığının semptomudur diyerek vazgeçmelerini sağlıyorsunuz. Hatta böyle bir şey varsa, kendi ayağınızla doktora, sosyal çalışmacıya gidiyorsunuz. Bunu yapmazsanız ama, o kurumların size müdahale etme imkânı var. Foucault açısından önemli olan, kurumların bize müdahale etmesi değil sadece, o söylemin davranış biçimini kavramsallaştırıp patolojik bir şey olarak tanımlama sürecinde geçerli olan bilimsel çerçevenin herkes tarafından benimsenmesi; iktidarı kendi kendine uygulamak. Bugüne kadar iktidara karşı verilen mücadelelerde belli veçheler öne çıkmıştır; örneğin ekonomik sömürüye karşı mücadele, dinsel tahakküme karşı verilen mücadele… Ama bugün, Foucault’ya göre, artık Avrupa’da verilmesi gereken mücadele bunların ötesinde insanların özneleştirilmesine karşı verilmesi gereken bir mücadeledir. Çünkü insanlar iktidarı artık kendi kendilerine, kendi üzerlerinde uygulamak üzere şartlandırıldılar, modern iktidar böyle işliyor. Dolayısıyla bu, hakikate karşı verilen bir mücadele. Foucault 70’lerin sonlarından itibaren, 80’lerde bunu öne çıkarıyor. İktidara karşı bu mücadelenin bir ayağı, kuralların değişebilir olduğunu göstermekse, ikinci ayağı insanların bunları değiştirmelerini sağlayacak ortamı yaratmaktır. Foucault burada yeni kurallar önermez. Herkesin, en iyi bildiği alanda bunları sorgulayıp ona müdahale etmesini doğru bulur. Foucault’nun spesifik entelektüel kavramının anlamlı olmasını sağlayan şey de bu. Kitlelerin öncüsü, hakikatin efendisi, Aydınlanma’nın ürettiği Voltaire, Sartre gibi, hem ekonomi-politik, hem arkeoloji, hem tıp; hepsini birden bilen ve ona hakim olmayan adına bilgisini kullanarak öncülük yapan entelektüelin yerine; evrensel bir bilgi yoksa, herkes kendi bilgi sahibi olduğu alanda mücadelesini verecek, o alanda değişmez evrensel olarak sunulan bilginin değişebilirliğini gösterecek. Klasik anlamdaki normal bilimin dışladığı bilgi parçalarını (hırsızın, eşcinselin, akıl hastasının bilgisini) işin içine getirip yeniden bir söylem üretilmelidir diyor Foucault. Foucault buna jeneoloji adını veriyor. Foucault Avrupa’nın tarihinden bahseder. 20 yüzyılda batı-dışındaki toplumsal dönüşümler çoğunlukla batıya öykünerek, batının kurumlarını filen ithal ederek gerçekleşti. Bu anlamda bizim cumhuriyetin de getirdiği disiplinci mekanizmalar, eğitimde yaptığı reformlar o modeli alarak yapılmış olduğu için, Foucault’nun söyledikleri doğrudan bir çözüm olmasa bile, düşünmek için bir model olarak kullanılabilir. Mesela biz bunu yapıyoruz, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, antropolojinin Türkiye’de tesis edilmesi vs… Foucault’nun altını çizdiği önermeleri, nasıl bunların model alınarak bir insan tipi, bir makbul vatandaş kimliğinin üretilemeye çalışıldığını görüyorsunuz. Foucault, belli tahakküm biçimlerine karşı mücadelenin artık kazanıldığını, batıda mücadelenin artık öznelliğin tahakküm atına alınmasına karşı verilmesi gerektiğini söylerken, çok iyimser bir önermede bulunmuş. Öyle olmadığı işte şu anda gayet net biçimde ortaya çıkmış durumda. Foucault’nun o tarihsel konjonktür içinde söylediği bir şey, ama o anlamda Fransa için de yanılmış; bugün batıdaki mücadele sadece özneleşmeye karşı verilen bir mücadele olarak düşünülürse, ciddi sorunlar çıkar herhalde. Foucault’nun İran üzerine yorumları aslında tam da başkaları adına konuşmama üzerine kurulu. Humeyni Fransa’da sürgündeyken çok ilgileniyor, bildiğim kadarıyla gidiyor tanışıyor. Foucault, İran’da olanları tarihte ilk defa gerçek anlamda kitle vicdanı, hiyerarşik olarak örgütlenmemiş bir kitle bilinci olarak, temsilcisi olmayan bir hareket olarak düşündüğü için yaklaşıyor. Ama devrimden sonra yapılanları görünce geri adım atıyor ve yanıldığını söylüyor. Yani İran’da başkaları adına konuşanların olmadığını düşündüğü için İran üzerine yazmayı istiyor. Foucault’ya göre iktidar ile özgürlük birbirinin karşısında duran iki kutup değil. Tersine özgürlük, iktidarın uygulanması için bir önkoşul. Klasik düşünce, özgürlüğü iktidarın iptal edilmesi olarak düşünür. Foucault ise iktidarın her durumda kötü bir şey olduğunu düşünmüyor. Bütün insan ilişkileri iktidar ilişkisidir, diyor. Bu ilişki, iktidar ilişkisine giren tarafların –bu bireyler olabilir, gruplar olabilir, kurumlar olabilir– birbirlerinin yapabilecekleri mümkün eylemler alanını karşılıklı olarak belirlemeye, şekillendirmeye çalışmasıdır. Dolayısıyla iktidar ilişkisine girdiğiniz andan itibaren, onun iktidar ilişkisi olabilmesi için karışınızdakinin de sizinki gibi önünde bir mümkün eylemler alanı olması, şöyle veya böyle hareket edebilmesi lazım. Bu da özgür olduğu anlamına gelir. Eğer taraflardan biri diğerinin yapabileceği şeyleri önceden bloke etmişse, bu iktidar değil, tahakküm ilişkisidir. İktidarın tahakküme doğru gitmeye bir temayülü vardır, ama bu her zaman gerçekleşmek zorunda değildir, çoğu zaman gerçekleşiyor olsa bile… Foucault’ya göre, iktidar ele geçirilip kaybolabilen bir şey değil. İktidar bir ilişkiler ağı ve ancak ve ancak uygulandığında var olabilen bir şey. Foucault, 68 olaylarının başarısız olma nedenini bunda buluyor. Diyor ki, öğrenciler iktidarı, devleti, kurumları ele geçirip bir kısmını iptal etmenin özgür olmak için yeterli olduğunu düşündüler. Halbuki, tam da o devlet dediğimiz kurumsallaşmanın getirdiği ilişkileri ortadan kaldırmakla ilgili olması gerekiyor özgürlük için verilen mücadelenin. Foucault’ya göre iktidar bir ilişkiler ağıdır ve bu ilişkiler her dönemde belli biçimlerde kristalleşirler; o kristalleşme kurumlarda gerçekleşir. O kurumların kendileri de aslında birer ilişkiler ağıdır. Onlar belirli biçimler alıp kalıcı hale gelirler. Ama bu, iktidarın sadece devlet tarafından kullanılan bir şey olduğu anlamına gelmez. İlişkilerin olduğu yerde iktidar denen şey yeniden üretilebilir. İlk seminerden süzdüğümüz notlar bunlar. Yakın zamanların merak edilen düşünürü Foucault üzerine konuşmanın bol bol karşılıklı sorular ve tartışmalarla sürdüğünü tahmin edebilirsiniz. Hatta, sonraki seminerlere de konuşacak şeyler kalsın diye, semineri iki buçuk saatten sonra bitirdik. Ferda da, “siz kesmeseniz, ben daha saatlerce konuşurdum” diyerek teşekkür etti! Seminerin ardından, saat 18:00’de başlayan Gediz Akdeniz’le “Kaos Kuramı Arkası” seminerine dek sohbetler sürdü. Ferda’nın sonraki seminerinin başlığı “Yönetimsellik”. Bu arada, kendisinin isteği üzerine seminer tarihlerinde değişiklikler oldu. Buraya tıklayıp seminer tanıtım sayfasına bakarak, değişiklikleri öğrenebilirsiniz. |