|
||
Bu toprakların hayatlarını dinlemek isteyen insanların gelmesiyle birlikte başlayan sohbetlere sıcak çayların ilk yudumları eşlik etti. Birazdan salonumuz tıklım tıklımdı. Konuşmacıların koltuklarına oturmalarıyla birlikte söyleşimiz de başlamış oldu. Ermenilerin bu topraklarda varoluşlarının tarihinden kültürüne, Osmanlı iktidarlarının 1800'lerin sonlarından itibaren başlattıkları ötekileştirme saldırılarının 1920'lerden sonraya nasıl sarktığına ve 6-7 Eylül olaylarına dek pek çok konu, sohbet koyulaştıkça mekânın atmosferini doldurdu. Sarkis'ler ile Fethiye'nin hem kendi yaşamışlıklarından hem de kendilerinden önceki nesillerin aktardıklarından hareketle anlattıkları, yaşadığımız toprakların gündemine politik bir şekilde sokulan konunun aslında, hayatla, solduğumuz hava ve üzerine bastığımız toprakla bağlantılı olduğunu bir kez daha gösterdi.
Aslında o günleri doğrudan yaşamış biri olarak Sarkis Çerkezyan'ın 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili söylediği sözler, bugün "Ermeni meselesi" olarak tanımlanarak zaten baştan yanlış yapılan konunun özetini ortaya koyuyor: "Ben Türk halkına hiç kızgın değilim. Ama iktidarlara karşı öfkem büyük." Şimdi sözü, kısaca, sohbetten süzdüklerimize bırakalım: ...Ermeniler kendilerine Ermeni demezler, Hay derler. Ermenilerin geçmişiyle ilgili Türkiye'deki araştırmalar da yeni yapılıyor. Urartulara kadar uzanan bir tarih. Anadolu halkları bir çorba gibidir; içinden bir şeyi çekip alamazsınız. Çorbanın içinden havucu seçmeye çalışın, istediğiniz kadar deneyin, o tadını vermiştir artık. Biz tüm halklar gibi öyleyiz, kimi havucu, maydanozu, kimi kerevizi. ...Buradan sağ salim eve gitmek için pek
politikaya girmeyeceğim. (Gülerek) Bu yaşananlar Abdülhamit'ten beri gelen bir
politikadır. Hiç değişmedi. İttihatçılar Abdülhamit'i de geçtiler. Bugün
İttihatçılar hâlâ aramızda yaşıyorlar. Sağ olsun, Cumhuriyet Gazetesi'nin
yıllardır kullandığı bina da İttihatçıların genel merkezi idi. Bu İttihatçı
düşünce bugüne kadar geldi. Bugün de var Türkiye'yi temizleme fikri. İsmet İnönü
de İttihatçı idi. ...1955 yılında yaşananlar bizzat Celal Bayar hükümetinin planlayarak ve tasarlayarak organize ettiği olaylardı. Büyük bir provokatif olaydı. Aylarca radyolarda Yunan düşmanlığı havası estiriliyordu. Bunlar neden oldu diye düşündüğümde aklıma şunlar geliyor. Kıbrıs bağımsız bir cumhuriyet, Makarios reisicumhur; İngilizlerin orada deniz üsleri var. Yunan EOKA teşkilatı sürekli İngilizleri adadan atmak istiyor. İngiliz politikası bu belayı başından atmak için Türkiye'yi devreye soktu. Türkiye'de Yunan karşıtı bir hava oluşturuldu.
Anneme dedim ki, sen Müslüman karısı gibi bir şey ört. Kapıya bir de bayrak astık; "Kıbrıs Türk'tür Yunan değil" diye de bir yazı yazdık. (Gülüşmeler) Komşular da bizi pek tanımazlardı. Yağmacı grup geldiğinde her yeri kırıp döktü ama bizim eve dokunmadı. Sürüler gibi gezen ve önde boynuna bir Türk bayrağı bağlamış biri olan bir güruh vardı. Evlere art arda yağmacı sürüleri giriyordu, kiminin elinde makine parçaları, kiminin kolunun altında halılar ile evlerden çıkıyorlardı. ...Osmanlı padişahı halifedir yani peygamberin halefidir. Osmanlı'da insanlar padişahın kuludur. Emredileni yaparlar. Tıpkı İsmet İnönü gibi, Celal Bayar gibi, emrederler yapılır. İnsanlar kulluktan sıyrılamamış. Ben biliyorum ki asıl suçlu iktidarlardı. Celal Bayar iktidarıydı. 20 sınıf askeri toplayan İsmet paşa iktidarıydı. Aşkale sürgünü yine onların işiydi, varlık vergisi yine onların işiydi. ...Bizim komünistlerin çoğu milliyetçidir.
Taksim'den mitingden dönüyoruz. Yüksek Kaldırım'dan aşağı inerken, Mihri (Belli)
şu bizim dergiye bir yazı yazsana dedi. Türk solunu çıkarıyorlardı. Ben "Yazı
yazmam, size gıcığım." dedim. "Ulan," dedim, "bu memlekette milletin kıçına
giren tüm kazıkları Türk jelatini ile sardınız. Volvo geldi, Türk oldu; Coca
Cola da geldi, Türk oldu. Şuna Türkiye solu deseniz de, biraz da bize yer kalsa.
Türk solu deyip kestirip atıyorsunuz. 'Ne mutlu Türküm diyene' diyorsunuz".
Hatta bir arkadaşım, "N'aber gavur arkadaşım" derdi; bu adam da partili idi.
...Bu ülkede yaşayan herkes, ister komünist olsun ister muhalif, eğitim kurumlarından milliyetçi kişilikler olarak yetiştiriliyorlar. Ve bu, beyinlerinin bir yerlerinde kırıntı olarak da olsa, hep kalıyor. ...En son Diyarbakır ve Urfa ziyaretimizde
çok ilginç şeylerle karşılaştık. Erkekler geçmişi unutmak gibi bir metot
seçerken, bir kısmının define peşine düşmüş olduğunu gördük. Yaşlılara
sordukları sorular hep bu yönde oluyormuş. Anneannesi ya da babaannesi Ermeni
ise onu o yönde konuşturmaya çalışıyor. "Anneanne eviniz neredeydi? Kaçarken
altınları nerelere sakladınız?" gibi sorular soruyorlarmış. Oralara hatta define
peşine gidenler olmuş. Gittiğimiz yerlerde enkaz haline dönmüş yerlerle
karşılaştık, bunun sebebini sorduğumuzda çoğu, defineciler yapmış, dediler.
Biz, Cumartesi ve Pazar günleri, bildiri dağıtacağımız Beyoğlu Galatasaray ve Kadıköy İskele Meydanı'nda olacağız. "Renkli Fotoğraflarda 'Siyah'ın Kısa Tarihi" başlıklı sergimiz de Kadıköy Uçarı Kafe'de 31 Ekim'e kadar sürüyor. Mekânımızdaki bir sonraki aktivitemiz ise, 30 Ekim Pazar, saat 15:00'te Murat Çelikkan'la "Büyük Gazetede Köşe Yazarı Olmak" başlıklı söyleşi olacak. İlk söyleşimize gelememiş olanları, gelmiş olanları, aktivite programımızı henüz duymuş olanları ve şöyle bir uğrayıp çayımızı içmek isteyenleri bekliyoruz. Bu arada, aktivite program broşürümüz hafta başında çıkıyor. Kitapçılardan, kafelerden ve tabii derneğimizden, Kadıköy'de Özgür Hayat lokalinden broşüre ulaşabilirsiniz. |