|
||
Yönetimsellik kavramını, biyo-iktidar kavramıyla ilişkilendirerek açmaya çalışacağım. Hapishane ve hapishane çerçevesinde gelişen disiplin tekniklerinin tarihi aslında Foucault’ya göre Batı toplumunda ruhun modernite içerisinde nasıl kurulduğunu anlatır. Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” kitabının giriş bölümünde, insan ruhunu bedenin hapishanesi olarak tanımlar. Ruh çok geniş bir kavram elbette. Bunun içerisinde felsefenin geleneksel birçok kavramı var; bilinç kavramı, özne kavramı, öznellik kavramı var. Foucault’nun iddiası moderniteyle birlikte kurulan bir şey olduğu için birey, bireyin ruhu, bilinci, zihin dünyası, iç dünyası, öznelliği gibi kavramların da aynı iktidar mekanizmaları tarafından kurulduğunu ve dolayısıyla da bunların etkisi sonucunda bedenin ruhun içinde hapis kaldığını söylüyor. İktidar, “öznellik” denilen şeyi kurmakla insanları, belli kurulu öznel deneyimlerin öznesi haline getirerek onları sınırlandırır. İnsanların özgürlüklerini, gösterebilecekleri olası davranış biçimlerinden kendi rızaları ile vazgeçmeleri suretiyle daraltır; onları kendi kendileriyle sınırlamaya çalışır. Tam da bu anlamda klasik felsefecilerin tersi olarak Foucault diyor ki moderniteyle beraber – moderniteyi Descartes’tan başlatmıyor, 18. yy sonu ve 19. yy sonundan başlatıyor – bedenin ruhta hapis kaldığını söylüyor. Çok ilginç bir metafor çünkü biliyorsunuz felsefede antik Yunandan itibaren hep tam tersi iddia edilir yani ruh bedenin içerisinde hapis durumdadır onlara göre. Foucault ise sadece moderniteden de değil, ordudan da bahseder; toplumun askerileşmesi, askeri düzenin, hiyerarşinin toplumun geneline, bütün katmanlarına, okullara, üniversitelere, fabrikalara gelişmekte olan kapitalizmle birlikte nasıl yayıldığından da bahseder. Fakat mesela “Gözetleme ve Cezalandırma” kitabı, sadece disiplin kavramı, disiplin mekanizmaları üzerinden modern insanın soy kütüğünü (soybilim-jeneoloji) yapan bir kitaptır. Ve daha sonra orada Foucault iktidarın tahakküm olduğunu, modern toplumun tahakküm toplumuna dönüştüğünü söyler.
Foucault bu klasik modellerin belli bir noktaya kadar açıklayıcı olabileceğini ve 18. yy sonundan itibaren geçerli iktidar tekniklerini açıklamaktan aciz olduklarını söyler. Bu tarihten itibaren iktidar tekniklerinin esas nesnesi yaşamdır. Dolayısıyla bu iktidar tekniklerine verdiği isim de biyo-iktidar... Endüstriyel kapitalizmin ihtiyacı olan biyo-iktidarın oluşumuyla beraber bedene yönelik cezalandırma geçerli değildir çünkü endüstriyel kapitalizm yoğun emek bir üretime dayanır. Artık emek gücüne ihtiyaç vardır dolayısıyla emekten artık fedakârlık yapmak mümkün değildir. Emeğe ihtiyaç varsa o emeğin kaynağı olan bedene de ihtiyacı vardır. Bedenin üretim gücüne dönüşebilmesi için ondaki emek gücünün de muhafaza edilmesi gerekir. Bu iktidar modelinin beden üzerinde uyguladığı iki temel teknik var. Bunlardan bir tanesi disiplinci iktidar. Tek tek insanların bedenlerine nüfuz etmek isteyen, ondaki emek gücünü uysallaştırarak ve beraberinde arttırarak korumak isteyen iktidardır. Tam bizim Türkçe’de talim ve terbiye diye kullandığımız iktidar modelidir. Bedeni bir yandan uysallaştırırken bir yandan da talim ettireceksiniz yani bedenin güçlerinin daha iyi üretebilir hale getireceksiniz. Orduda uygulanan talim ve terbiye okullarda, hapishanelerde, hastanelerde de uygulanan bir şey haline geliyor böylece. Ancak bu disiplinci iktidar kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değil. Bir de o emek gücünün devamlılığını sağlayabilmek için tek tek bireylere müdahale etmenin yanı sıra nüfusa da müdahale etmek gerekir. Dolayısıyla bu iktidarın yeni bir aracı daha ortaya çıkıyor nüfusun biyo-politikası yani nüfusa yönelik iktidar tekniklerin geliştirilmesi. Bu iktidar modelinin kullandığı teknikler, Batı’nın insanlık adına büyük kazanımlar olarak nitelendirdiği şeylerdir. Nüfusun sağlıklı olarak yaşantısına devam etmesi, üretim yapabilmesi, kendi kendini üretebilmesi için gerekli olan bir takım teknikler. Büyük hastanelerin kurulması, kanalizasyon, itfaiye hizmetlerinin, sosyal hizmetlerin sağlanması vs. gibi bugün refah dediğimiz kavramın içini dolduran hizmetlerin götürülmesi gibi. Bu hizmetler iktidarların belli ihtiyaçlarına cevap vermek üzere kurulmuş iktidar mekanizmaları bütünüdür aslında. Foucault nüfusun biyo-politikasını ilgilendiren kısmına 80’lerden itibaren yönetimsellik adını veriyor. Bütün ve tek tek... Foucault aslında bu fikir temelinde işleyen iktidar mekanizmalarının aslında Mezopotamya’daki uygarlıklardan beri var olduğunu söyler. Tarihteki biyo-iktidar, pastoral iktidarlar gibi kişileri tek tek değil nüfusun tamamını hedef alır. Ancak biyo-iktidar pastoral iktidardan farklı olarak kendini feda etmez, onun sağlayacağı refah da bu dünyaya yönelik bir refahtır. Foucault’nun yönetimsellik derken kastettiğini anlamak için daha önce bahsi geçen kurumların ortaya çıkması, işleyişleri, geliştirdikleri teknikleri düşünmek gerekir. Akıl hastanesinin doğuşu, gelişimi ve orada kullanılan tedavi teknikleri, modern hastane, okul ve diğerlerinde kullanılıp nüfusun geneline yayılması. Bunları hepsi aslında yönetimsellik adını verdiği bütünün birer parçasıdır... Ama bunlar Aydınlanma geleneğine göre insanların daha iyi yaşamasını sağlayacak kurumlardı.
Biyo-iktidarda önemli olan yasa değil normdur. İnsanları belirli normlara göre yönlendirmek, idare etme geçerlidir. Norm, patolojik olanla normal, çalışkan olanla tembel, üretken olanla olmayan arasındaki ayrımlardan oluşur. Mesela sosyolojinin kurucuları arasındaki Durkheim’ın “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” adlı kitabının 2. bölümü normal ile patolojik olan arasındaki ayrım üzerinedir ve patolojik olana verdiği örnek de suçtur. Yasalar da artık kendilerini normalara uydurmaya başlamıştır. İktidarın bireyi özneleştirmesi süreci karşı çıkılamaz bir süreç değil. Artık tahakküme karşı verilen mücadeleleri aşmak lazım diyor ancak bugün yaşıyor olsaydı bu kadar kesin konuşmazdı. Balkanlardaki katliamlar, Fransa’daki olaylar aslında tahakkümün biçimlerinin hala devam ettiğini gösteriyor. |