İktidar, kimlik talebiyle gelmeyenlere tahammül edemez

 

27 Kasım Pazar günü Ferda Keskin’le Foucault üzerine yaptığımız seminerlerin ikincisi “yönetimsellik” kavramı üzerineydi. Yoğun bir katılımın gerçekleştiği seminer, birincisi gibi oldukça keyifli ve zihin açıcıydı. Fenerli Ferda da dinleyiciler de bu hoş seminer için Fener-Cimbom maçının ilk 15 dakikasını kaçırdıklarına hiç üzülmediler. Seminerden notlar...

Yönetimsellik kavramını, biyo-iktidar kavramıyla ilişkilendirerek açmaya çalışacağım. Hapishane ve hapishane çerçevesinde gelişen disiplin tekniklerinin tarihi aslında Foucault’ya göre Batı toplumunda ruhun modernite içerisinde nasıl kurulduğunu anlatır. Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” kitabının giriş bölümünde, insan ruhunu bedenin hapishanesi olarak tanımlar. Ruh çok geniş bir kavram elbette. Bunun içerisinde felsefenin geleneksel birçok kavramı var; bilinç kavramı, özne kavramı, öznellik kavramı var. Foucault’nun iddiası moderniteyle birlikte kurulan bir şey olduğu için birey, bireyin ruhu, bilinci, zihin dünyası, iç dünyası, öznelliği gibi kavramların da aynı iktidar mekanizmaları tarafından kurulduğunu ve dolayısıyla da bunların etkisi sonucunda bedenin ruhun içinde hapis kaldığını söylüyor. İktidar, “öznellik” denilen şeyi kurmakla insanları, belli kurulu öznel deneyimlerin öznesi haline getirerek onları sınırlandırır. İnsanların özgürlüklerini, gösterebilecekleri olası davranış biçimlerinden kendi rızaları ile vazgeçmeleri suretiyle daraltır; onları kendi kendileriyle sınırlamaya çalışır. Tam da bu anlamda klasik felsefecilerin tersi olarak Foucault diyor ki moderniteyle beraber – moderniteyi Descartes’tan başlatmıyor, 18. yy sonu ve 19. yy sonundan başlatıyor – bedenin ruhta hapis kaldığını söylüyor. Çok ilginç bir metafor çünkü biliyorsunuz felsefede antik Yunandan itibaren hep tam tersi iddia edilir yani ruh bedenin içerisinde hapis durumdadır onlara göre.

Foucault ise sadece moderniteden de değil, ordudan da bahseder; toplumun askerileşmesi, askeri düzenin, hiyerarşinin toplumun geneline, bütün katmanlarına, okullara, üniversitelere, fabrikalara gelişmekte olan kapitalizmle birlikte nasıl yayıldığından da bahseder. Fakat mesela “Gözetleme ve Cezalandırma” kitabı, sadece disiplin kavramı, disiplin mekanizmaları üzerinden modern insanın soy kütüğünü (soybilim-jeneoloji) yapan bir kitaptır. Ve daha sonra orada Foucault iktidarın tahakküm olduğunu, modern toplumun tahakküm toplumuna dönüştüğünü söyler.

“Cinselliğin Tarihi”nin ikinci cildinden itibaren ise getirdiği iktidar kavramı daha zenginleşiyor. Yine orada Foucault normalleştirmeyi ve disiplin toplumunun varlığını kabul ediyor, devam ettiriyor o analizi. Ama o analize (disiplin toplumu) iktidarın başka bir ayağını daha ekliyor ve ikisini biraya getirip bütün olarak buna biyo-iktidar diyor. Biyo-iktidar derken Foucault’nun kast ettiği yaşam üzerinde uygulanan bir iktidardır. Bu iktidar mekanizmasının klasik siyaset teorisinde var olan iktidar teorileri ve modelleri tarafından açıklanamayacağını da iddia ediyor. Özellikle doğal yasa, doğal hukuk ve toplumsal sözleşme teorisinden başlayarak bu klasik modellerin şöyle bir önkabulü var: siyasi iktidar denilen şey belli bir ihtiyaç dolayısıyla insanların bir araya gelerek yaptıkları fiili veya hipotetik bir sözleşmeye dayanarak ortaya çıkar. Bu sözleşme öncesinde tek tek her insanın elinde bir iktidar olduğunu ve çıkar çatışması olduğu için belirgin bir tehlikenin ortaya çıktığını bundan dolayı da insanların ellerindeki iktidarı kısmen veya tamamen belirli bir merkeze verdiğini söyler. Böylece ortaya bir hükümran ve devlet organizasyonu çıkar. Bu hükümranın kendisinde toplanan iktidarı belirli yasalara dayanarak kullanması, uygulaması temeldir. Hobbes, Locke, Rousseau hatta Kant’a gelene dek bu böyle.

Foucault bu klasik modellerin belli bir noktaya kadar açıklayıcı olabileceğini ve 18. yy sonundan itibaren geçerli iktidar tekniklerini açıklamaktan aciz olduklarını söyler. Bu tarihten itibaren iktidar tekniklerinin esas nesnesi yaşamdır. Dolayısıyla bu iktidar tekniklerine verdiği isim de biyo-iktidar... Endüstriyel kapitalizmin ihtiyacı olan biyo-iktidarın oluşumuyla beraber bedene yönelik cezalandırma geçerli değildir çünkü endüstriyel kapitalizm yoğun emek bir üretime dayanır. Artık emek gücüne ihtiyaç vardır dolayısıyla emekten artık fedakârlık yapmak mümkün değildir. Emeğe ihtiyaç varsa o emeğin kaynağı olan bedene de ihtiyacı vardır. Bedenin üretim gücüne dönüşebilmesi için ondaki emek gücünün de muhafaza edilmesi gerekir. Bu iktidar modelinin beden üzerinde uyguladığı iki temel teknik var. Bunlardan bir tanesi disiplinci iktidar. Tek tek insanların bedenlerine nüfuz etmek isteyen, ondaki emek gücünü uysallaştırarak ve beraberinde arttırarak korumak isteyen iktidardır. Tam bizim Türkçe’de talim ve terbiye diye kullandığımız iktidar modelidir. Bedeni bir yandan uysallaştırırken bir yandan da talim ettireceksiniz yani bedenin güçlerinin daha iyi üretebilir hale getireceksiniz. Orduda uygulanan talim ve terbiye okullarda, hapishanelerde, hastanelerde de uygulanan bir şey haline geliyor böylece. 

Ancak bu disiplinci iktidar kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değil. Bir de o emek gücünün devamlılığını sağlayabilmek için tek tek bireylere müdahale etmenin yanı sıra nüfusa da müdahale etmek gerekir. Dolayısıyla bu iktidarın yeni bir aracı daha ortaya çıkıyor nüfusun biyo-politikası yani nüfusa yönelik iktidar tekniklerin geliştirilmesi. Bu iktidar modelinin kullandığı teknikler, Batı’nın insanlık adına büyük kazanımlar olarak nitelendirdiği şeylerdir. Nüfusun sağlıklı olarak yaşantısına devam etmesi, üretim yapabilmesi, kendi kendini üretebilmesi için gerekli olan bir takım teknikler. Büyük hastanelerin kurulması, kanalizasyon, itfaiye hizmetlerinin, sosyal hizmetlerin sağlanması vs. gibi bugün refah dediğimiz kavramın içini dolduran hizmetlerin götürülmesi gibi. Bu hizmetler iktidarların belli ihtiyaçlarına cevap vermek üzere kurulmuş iktidar mekanizmaları bütünüdür aslında.

Foucault nüfusun biyo-politikasını ilgilendiren kısmına 80’lerden itibaren yönetimsellik adını veriyor. Bütün ve tek tek... Foucault aslında bu fikir temelinde işleyen iktidar mekanizmalarının aslında Mezopotamya’daki uygarlıklardan beri var olduğunu söyler. Tarihteki biyo-iktidar, pastoral iktidarlar gibi kişileri tek tek değil nüfusun tamamını hedef alır. Ancak biyo-iktidar pastoral iktidardan farklı olarak kendini feda etmez, onun sağlayacağı refah da bu dünyaya yönelik bir refahtır. Foucault’nun yönetimsellik derken kastettiğini anlamak için daha önce bahsi geçen kurumların ortaya çıkması, işleyişleri, geliştirdikleri teknikleri düşünmek gerekir. Akıl hastanesinin doğuşu, gelişimi ve orada kullanılan tedavi teknikleri, modern hastane, okul ve diğerlerinde kullanılıp nüfusun geneline yayılması. Bunları hepsi aslında yönetimsellik adını verdiği bütünün birer parçasıdır... Ama bunlar Aydınlanma geleneğine göre insanların daha iyi yaşamasını sağlayacak kurumlardı.

Foucault doğal olanla politik olanın birbirinden ayrılamayacağını söylüyor. Klasik siyaset geleneği devlet ile toplumu, siyasal toplum ile sivil toplumu, doğal haklar ile siyasi hakları, insan ile yurttaşı çok net biçimde birbirinden ayırt eder. Özel alan-kamusal alan, halk-vatandaş, yurttaş hakları-insan hakları gibi ayrımlar. Modernite insanı ortadan ikiye bölmüştür. Dolayısıyla devletin karşısına birey konuluyor; bu bireyin bir doğası var, bu doğaya sahip insanın belli bir takım hakları var ve devlet bu hakları gözetmekle yükümlüdür deniyor. Foucault bunun tam tersini söylüyor; haklara ve bir doğaya sahip olduğu iddia edilen birey aslında fiilen iktidar tarafından kurulmuş olan bir şey olduğu için iktidar artık doğrudan doğruya önceki teorilerin “doğal yaşam” dediği yerde işler diyor. Dolayısıyla politik olanla özel olanın arasında bir zıtlık ilişkisi olamaz. İktidara karşı duran, “dur, beni sınırlandıramazsın” diyen bir birey yoktur. Modern birey bizzatihi iktidar tarafından kurulan bir şeydir. O modern birey kavramını yuttuğumuz zaman yani hak talep etmeye başladığımız zaman ise tam da iktidarın istediği şeyi yapmış oluruz. “Devleti devirdiğim, onun elindeki iktidarı aldığım, kimliğimi olumlayabildiğim zaman özgürüm” diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz çünkü devlet her türlü kimlik talebine “eyvallah” der; kabul edemeyeceği bir tek şey vardır karşısındaki insanların bir kimlikle gelmediği durum... Foucault analizlerinin hiçbir zaman bir ideoloji analizi olarak düşünülmemesi gerektiğini söylüyor. Çünkü öznenin kendisinin ve bilincin bizzatihi iktidar tarafından kurulmuş olduğu için yanlış bilinç (ideoloji) - doğru bilinç ayrımı da yapılamaz. Arkeoloji, jeneoloji (iktidarın analizi) bir ideoloji analizi değildir diyor.

Biyo-iktidarda önemli olan yasa değil normdur. İnsanları belirli normlara göre yönlendirmek, idare etme geçerlidir. Norm, patolojik olanla normal, çalışkan olanla tembel, üretken olanla olmayan arasındaki ayrımlardan oluşur. Mesela sosyolojinin kurucuları arasındaki Durkheim’ın “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” adlı kitabının 2. bölümü normal ile patolojik olan arasındaki ayrım üzerinedir ve patolojik olana verdiği örnek de suçtur. Yasalar da artık kendilerini normalara uydurmaya başlamıştır.

İktidarın bireyi özneleştirmesi süreci karşı çıkılamaz bir süreç değil. Artık tahakküme karşı verilen mücadeleleri aşmak lazım diyor ancak bugün yaşıyor olsaydı bu kadar kesin konuşmazdı. Balkanlardaki katliamlar, Fransa’daki olaylar aslında tahakkümün biçimlerinin hala devam ettiğini gösteriyor.

2005-06 Sonbahar-Kış
Aktiviteler Programı

İletişim