|
||
Medyanın asıl amacının dünyanın nereye gittiği sorusunu sormak daha doğrusu bu konuda bilgi paylaşımında bulunmak olduğunu söyleyebilirim. Bütün medyanın temel fonksiyonlarından bir tanesi bu. Zaten dünyanın nereye “götürüldüğünü” sorusunun cevabını sürekli olarak her gün her dakika her saniye kendimize soramazsak sonuç olarak o dünyanın bizi, kendi irademiz, isteğimiz dışında başka bir yere götürmesi gibi bir durumla karşı karşıya kaldığımızı görürüz; bu da hiç birimiz için hayırlı olmaz. Eğer kendi irademiz doğrultusunda bir gelecek istiyorsak bu bağlantıyı gözden kaçıramayız. Amerika’nın bağımsız hareket eden en önemli hem radyocu hem televizyoncu, yazar Jim Mohers, ana akım medya içinde olmasına rağmen şöyle diyor: “özgürlükler ne kadar doğru haber aldığımızla, ne ölçüde bildiğimizle alakalı” Dünyanın en iyi eğlendirilen ve en az bilgilendirilen toplumları haline geliyoruz mevcut durumuyla. Türkiye bir istisna değil. Gazeteciliğin, yayıncılığın temel görevlerinden bir tanesi hiç şüphesiz olup bitenler hakkında insanlara gerçekleri söylemek ama bu söylenen gerçekler de görevleri o gerçekleri saklamak olan insanlar hakkında. Bugünkü gazeteleri açarsak örneğin CIA’nin tüm dünya üzerinde uçurduğu uçaklarda dünya hukuk sisteminin, insanlık sisteminin dışına çıkardığı bir takım insanlara ne yaptığını göreceksiniz. Ancak haberler bunları gizlemekle uğraşan insanların açıklamalarından ibaret. “Aaa haberimiz yok ikmal yapıyormuş diyorlar.” Bunun, bir yerden alınıp başka bir kere götürülen insanlara işkence edilmesinin, demokrasi getirme mücadelesi içinde olduğunu söyleyen “liberalizmin beşiği” sayılan ABD tarafından yapıldığını görüyoruz. Biraz uzun bir ikmal olmuş olsa gerek, 27 saat… ABD “büyük müttefik” olduğu için onu gücendirmemek adına Ulaştırma Bakanı böyle konuşmak zorunda ama hepimiz biliyoruz bunun doğru olmadığını. Gerçeğin peşinde koşması gereken medya bir yere kadar gidebiliyor. Bunu Susurluk için de Şemdinli için de ve daha pek çok konu için de söyleyebiliriz. Özellikle Irak Savaşı sırasında medyanın öyle olağanüstü suç ortaklığı oldu ki insanlar savaşın vahameti konusunda umursamaz ve meselenin o kadar da önemli olmadığını düşünür hale geldiler.
Irak’ın silahla işgali, yapılan işkenceler, uçurulan işkence uçaklarında görüldüğü gibi olağanüstü korkunçluktaki fecaatteki olayları medyanın vermesi çeşitli sebeplerden mümkün olamıyor. Bu açıdan da çok sayıda şeyle mücadele etmek zorundasın. Her Allahın günü baştan yenik olduğunuz mücadeleyi yeni baştan üreterek vermek ve büyük bir yalnızlık içinde mücadeleye devam edebilmek için bu işi çok sevmek lazım. Ya gerçekliği çok sevmek ya da paronoid şizofren olmanız lazım benim gibi. Ki bunu da inkâr edecek durumda değilim. Ama seviyorum da… Benim ve Halil Turhanlı’nın çok sevdiği, hatta hayran olduğumuz Amerikalı Bağımsız gazeteci İzzy F. Stone vardır. O, tek başına dört yapraklık haftalık bir gazete çıkarıyor, İFS diye. Ve şunu yapıyor, tamamen resmi kaynaklardan, internetin falan hiç olmadığı bir dönemde (Bunu 1940’larda yapıyor) hükümetin resmi rakamlarda söylediklerini alıyor; ekoloji, ekonomi ve diğer konularda, ve bunun doğru olmadığını, yine hükümet kaynaklarına dayanarak, gösteriyor. Muazzam baskılar, tutuklamalar görüyor ama dört yapraklık gazeteyle şarap çanağına tükürüyor koskoca ABD hükümetinin. Gazeteciliğe ilk başlayanlara altın kural olarak “hükümet, politikacılar daima yalan söyler, bir kere başlangıçta bunun üzerinden hareket edeceksiniz” diyor. Küresel iklim değişikliği insanlığın ve bütün canlıların karşı karşıya kaldığı en korkunç tehdit. Arabalar, fabrikalar vs… Mevcut tüketim ekonomisine dayalı yaşama tarzımızı süratle değiştirmediğimiz takdirde geri dönüşüşsüz bir hale geleceğiz. Londra’nın 50 metre sular altında kalmasının senaryo değil gerçek olduğu bilimsel raporlardan çıktığı bir ortamda bunun magazinsel bir eğlence olarak ele alınması gibi çok ciddi bir durum var.
Şimdi radyo tarihine geri dönersek ABD 20. yüzyılda pek çok şeyde olduğu gibi radyoculukta da öncü oldu. AM sistemi vardı o zamanlar, FM yoktu. Tam da bu ilkelere göre yani halkın, geniş kitlelerin kendi çıkarlarını koruyabilecekleri, kendilerini özgür kılabilecekleri bir yayıncılık sistemi de kurdular. Altta kalanların, ezilenlerin haklarının da korunabilmesi, onlara ilişkin bütün gerçeklik haberlerinin ve yolsuzlukların kepazeliklerin de sergilenebilmesi için böyle bir sistem kurdular. Uzun süre de yürümüştür bu ABD’de. Ta ki 1980’lerdeki Reagan, İngiltere’de de Teacher döneminde gelen bu neo-liberalizm dalgasıyla beraber birçok sistemin deregüle edilmesine kadar… Radyonun televizyona müthiş bir üstünlüğü var: Hayalgücünü serbest bırakması. Radyo tanımı gereği daha özgür. Bir tek cümleyle zaman tünellerinden geçirtip kıtalar arası yolculuk yaptırabiliyorsunuz ve doğru kaynaklara dayanmak suretiyle bu imajinasyonu üstelik ahlaki, doğru bir temele dayandırabiliyorsunuz. Televizyon tamamen hapsediyor o ekrana, edilgen bir hale getiriyor insanı. Bizim açık radyonun manifestosunda cehaletin verdiği cesaretle söylemiş olduğumuz bir laf vardı; “görüntünün ardındaki görüntüyü vermek” gibi bir iddiamız vardı ki ben şimdi bunun çok geçerli olduğunu düşünüyorum. |