Dünyanın en iyi eğlendirilen ve en az bilgilendirilen toplumları haline geliyoruz

 

Ömer Madra ile Kutu Kutu Radyo başlıklı söyleşiyi 27 Kasım Pazar günü saat 14:00'da yaptık. Mevsime göre güzel bir havada, karşılıklı konuşmalarla bir sohbet şeklinde geçen söyleşi iyi katılımın hakkını verdi... Şu an medyanın gerçekleri söylemek yerine bunları gizlemeye çalıştığını belirten Ömer, tüm haberlerin yoğun sansür sürecinden geçtiğini vurguladı.

Medyanın asıl amacının dünyanın nereye gittiği sorusunu sormak daha doğrusu bu konuda bilgi paylaşımında bulunmak olduğunu söyleyebilirim. Bütün medyanın temel fonksiyonlarından bir tanesi bu. Zaten dünyanın nereye “götürüldüğünü” sorusunun cevabını sürekli olarak her gün her dakika her saniye kendimize soramazsak sonuç olarak o dünyanın bizi, kendi irademiz, isteğimiz dışında başka bir yere götürmesi gibi bir durumla karşı karşıya kaldığımızı görürüz; bu da hiç birimiz için hayırlı olmaz. Eğer kendi irademiz doğrultusunda bir gelecek istiyorsak bu bağlantıyı gözden kaçıramayız.

Amerika’nın bağımsız hareket eden en önemli hem radyocu hem televizyoncu, yazar Jim Mohers, ana akım medya içinde olmasına rağmen şöyle diyor: “özgürlükler ne kadar doğru haber aldığımızla, ne ölçüde bildiğimizle alakalı”

Dünyanın en iyi eğlendirilen ve en az bilgilendirilen toplumları haline geliyoruz mevcut durumuyla. Türkiye bir istisna değil.

Gazeteciliğin, yayıncılığın temel görevlerinden bir tanesi hiç şüphesiz olup bitenler hakkında insanlara gerçekleri söylemek ama bu söylenen gerçekler de görevleri o gerçekleri saklamak olan insanlar hakkında. Bugünkü gazeteleri açarsak örneğin CIA’nin tüm dünya üzerinde uçurduğu uçaklarda dünya hukuk sisteminin, insanlık sisteminin dışına çıkardığı bir takım insanlara ne yaptığını göreceksiniz. Ancak haberler bunları gizlemekle uğraşan insanların açıklamalarından ibaret. “Aaa haberimiz yok ikmal yapıyormuş diyorlar.” Bunun, bir yerden alınıp başka bir kere götürülen insanlara işkence edilmesinin, demokrasi getirme mücadelesi içinde olduğunu söyleyen “liberalizmin beşiği” sayılan ABD tarafından yapıldığını görüyoruz. Biraz uzun bir ikmal olmuş olsa gerek, 27 saat… ABD “büyük müttefik” olduğu için onu gücendirmemek adına Ulaştırma Bakanı böyle konuşmak zorunda ama hepimiz biliyoruz bunun doğru olmadığını. Gerçeğin peşinde koşması gereken medya bir yere kadar gidebiliyor. Bunu Susurluk için de Şemdinli için de ve daha pek çok konu için de söyleyebiliriz. Özellikle Irak Savaşı sırasında medyanın öyle olağanüstü suç ortaklığı oldu ki insanlar savaşın vahameti konusunda umursamaz ve meselenin o kadar da önemli olmadığını düşünür hale geldiler.

Medyacılık, medya işi; aynı mücadeleyi defalarca ve defalarca, ekoloji konusunda da büsbütün geçerli olan bir şey, sürekli olarak aynı hevesle bin bir yenilgiye rağmen vermeye çalışmaktan ibaret bir iş. Özellikle işin içine ekoloji gibi kainatın en karmaşık meselesi girdiği zaman bağlantılarını anlamak ve anlaşılır bir dilde ortaya koymak oldukça zor.

Irak’ın silahla işgali, yapılan işkenceler, uçurulan işkence uçaklarında görüldüğü gibi olağanüstü korkunçluktaki fecaatteki olayları medyanın vermesi çeşitli sebeplerden mümkün olamıyor. Bu açıdan da çok sayıda şeyle mücadele etmek zorundasın. Her Allahın günü baştan yenik olduğunuz mücadeleyi yeni baştan üreterek vermek ve büyük bir yalnızlık içinde mücadeleye devam edebilmek için bu işi çok sevmek lazım. Ya gerçekliği çok sevmek ya da paronoid şizofren olmanız lazım benim gibi. Ki bunu da inkâr edecek durumda değilim. Ama seviyorum da…

Benim ve Halil Turhanlı’nın çok sevdiği, hatta hayran olduğumuz Amerikalı Bağımsız gazeteci İzzy F. Stone vardır. O, tek başına dört yapraklık haftalık bir gazete çıkarıyor, İFS diye. Ve şunu yapıyor, tamamen resmi kaynaklardan, internetin falan hiç olmadığı bir dönemde (Bunu 1940’larda yapıyor) hükümetin resmi rakamlarda söylediklerini alıyor; ekoloji, ekonomi ve diğer konularda, ve bunun doğru olmadığını, yine hükümet kaynaklarına dayanarak, gösteriyor. Muazzam baskılar, tutuklamalar görüyor ama dört yapraklık gazeteyle şarap çanağına tükürüyor koskoca ABD hükümetinin. Gazeteciliğe ilk başlayanlara altın kural olarak “hükümet, politikacılar daima yalan söyler, bir kere başlangıçta bunun üzerinden hareket edeceksiniz” diyor.

Küresel iklim değişikliği insanlığın ve bütün canlıların karşı karşıya kaldığı en korkunç tehdit. Arabalar, fabrikalar vs… Mevcut tüketim ekonomisine dayalı yaşama tarzımızı süratle değiştirmediğimiz takdirde geri dönüşüşsüz bir hale geleceğiz. Londra’nın 50 metre sular altında kalmasının senaryo değil gerçek olduğu bilimsel raporlardan çıktığı bir ortamda bunun magazinsel bir eğlence olarak ele alınması gibi çok ciddi bir durum var.

ABD’nin bütün uluslararası sözleşmelere, uluslararası hukuka ve uluslararası vicdana tamamen karşı savaş suçu teşkil eden davranışlarını öncelikle BBC’den ya da ATV haberlerinden, Washington Post’tan, Hürriyet gazetesinden değil, hiçbir zaman değil ama bağımsız internet gazetecilerinden örneğin genç bir anarşist çocuktan öğrenebildiğimiz bir durum ortaya çıkmaya başladı. Kendi başına gazete çıkarıyor internetten Marc adındaki bu genç anarşist. ABD’nin askeri yayınlarındaki dergileri tarayarak ABD’nin Felluce’de ve Irak’ta başka yerlerde, tamamen yasaklanmış ve inkâr ettiği halde beyaz fosfor gibi silahları kullanmış olduğunu bir tek çocuk çıkardı. Sonradan da gene internet üzerinde çalışan aynı zamanda film yapan ve televizyonculuk da yapan bir İtalyan gazeteciden de destek aldı. İkisinin birlikte çalışmalarıyla bugün Pentagon ve ABD de “evet beyaz fosfor da kullanmıştık ama bu yasalara aykırı değildir” diye kaçması örneklerini görüyoruz. Gazeteciliğin yayıncılığın bu şekilde yapılması normal olan. Örneğin Britanya ahalisinin kendi paralarıyla özgürce haber almak ve dünyanın gidişatını öğrenmek için kurmuş olduğu ve dünyanın en eski haber kuruluşu sayılan BBC’de görmemiz lazımdı bu haberleri ama göremiyoruz. Yaklaşık Eskişehir büyüklüğündeki bir şehir yani Felluce ortadan kaldırıldı. Bunu hangi gazetede BBC’de ATV’de Hürriyet’te CNN’de, Kanal D haberde hangisinde bu netlikte görebiliyorsunuz? Ama bu oldu. 300 bin küsur nüfuslu kent ağır bombardıman altında kaldı, boşaltıldı. Ve bir kısmının da kalmasına izin verildi. İşte onları da militan, direnişçi falan sayıp, aralarında birçok kadın ve çocuk bulunmasına rağmen, onlara da fosfor bombası ve Napalm gibi şeyler kullandılar. “Napalm kullanmıyoruz hatta bizim envanterimizden de çıktı imha ettik” falan diyorlar ama adı değişmiş olarak var. Şimdi onların dörtte birinin dönmesine izin verildi ama hepsinin retina taramaları yapılıyor, kimlik kartlarını sürekli olarak boyunlarında taşıma zorunluluğu getirildi. Yani ebediyen o şartlarda kalmaları için döndürüldüler. Bu dünya tarihinde yapılmış ender rastlanan vahim olaylardan bir tanesi ve bunu BBC’den göremiyorsunuz. BBC’nin bu yaptığını vallahi TRT bile yapmaz. Açık Radyo da duyabilirsiniz göremeseniz bile. Yani dürüstçe gerçekliğin peşinde koşulması çok zor ve ağır bir iş olmakla beraber sürekli olarak sürdürmeye çalıştığımız bir durum. Umut derseniz mesela Açık Radyo’nun; iddialı ve abartmalı bir şey söylemek istemiyorum fakat farklı ve bağımsız bir model denemesi olarak Türkiye’den de böyle bir şeyin çıkıyor olması ve bunun da on yıldır yayınını sürdürüyor olmasına umut verici bir şey olarak bakılabilir.

Şimdi radyo tarihine geri dönersek ABD 20. yüzyılda pek çok şeyde olduğu gibi radyoculukta da öncü oldu. AM sistemi vardı o zamanlar, FM yoktu. Tam da bu ilkelere göre yani halkın, geniş kitlelerin kendi çıkarlarını koruyabilecekleri, kendilerini özgür kılabilecekleri bir yayıncılık sistemi de kurdular. Altta kalanların, ezilenlerin haklarının da korunabilmesi, onlara ilişkin bütün gerçeklik haberlerinin ve yolsuzlukların kepazeliklerin de sergilenebilmesi için böyle bir sistem kurdular. Uzun süre de yürümüştür bu ABD’de. Ta ki 1980’lerdeki Reagan, İngiltere’de de Teacher döneminde gelen bu neo-liberalizm dalgasıyla beraber birçok sistemin deregüle edilmesine kadar…

Radyonun televizyona müthiş bir üstünlüğü var: Hayalgücünü serbest bırakması. Radyo tanımı gereği daha özgür. Bir tek cümleyle zaman tünellerinden geçirtip kıtalar arası yolculuk yaptırabiliyorsunuz ve doğru kaynaklara dayanmak suretiyle bu imajinasyonu üstelik ahlaki, doğru bir temele dayandırabiliyorsunuz. Televizyon tamamen hapsediyor o ekrana, edilgen bir hale getiriyor insanı. Bizim açık radyonun manifestosunda cehaletin verdiği cesaretle söylemiş olduğumuz bir laf vardı; “görüntünün ardındaki görüntüyü vermek” gibi bir iddiamız vardı ki ben şimdi bunun çok geçerli olduğunu düşünüyorum.

2005-06 Sonbahar-Kış
Aktiviteler Programı

İletişim